Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

BEGESEL

Mayalar neden yok oldu?

Mitolojinin en unutulmaz efsaneleri

     Yüzyılın başından beri bilim adamları Mayalar´ın kim olduklarını,
nasıl yaşadıklarını, ve uygarlıklarının bir anda neden yok olduğunu
araştırıyorlar. Bu garip uygarlık MS 300´lerde dünyanın en gelişmiş
uygarlığıydı ama dünyanın güneşin çevresinde 365 günde döndüğünü dahi bilen
Mayalar tarihin en kanlı kasaplarıydılar ve yemeklerini dahi yarım bırakarak
birden yok oldular. Bilim Mayalar´ın bilimi ve kültürü vardı, onlara bu
bilgiyi kim öğretmişti?

     Guetamala ormanlarındaki, kan kırmızı rengindeki piramidin önünde,
büyük bir kalabalıklar saatlerdir ayakta bekliyordu. Kimse kıpırdamıyordu;
tüm gözler, piramidin doruğundaki ataların bilgileriyle dolu süslü
kafatasındaydı. Kalabalık kralın hareketlerini göremiyor fakat dinsel bir
ayin olduğunu anlayabiliyordu. Kral yanardağda oluşan keskin taşları alıp
penisini delecek ve sonra yaranın üstünü bir iple bağlayıp; kanın ağaç
kabuğundan yapılmış kaba akmasını sağlayacaktı. Daha sonra bunu alıp, bir
ateş yakacak, bu ateşten yükselen duman aracılığıyla iblisle konuşacaktı. Ve
Kral, ortaya çıktı peştemalinin altından kanlı elini göstererek, atalarının
mesajını daha öncelerde de olduğu gibi yine haykırdı; "Savaş için
hazırlanın" Kalabalık, neşe içinde tekrarladı. Artık kan dökme zamanı
başlamıştı.

     Savaş, onların yaşamıydı...

     Mayalar kimdi? İnanılmaz büyüklükteki piramitleri Amerika'nın ortasına
inşa eden ve sonra birdenbire terkedip kaybolan bu insanlar kimdiler? Neden
o garip dinsel kurallara inanıyorlardı? Bu sorular bugüne kadar sayısız
bilim adamının zihnini kurcaladı.150 yıl geçtikten sonra Maya'lar daha
anlaşılır olmaya başladılar. Artık, Maya'ların MS. 250-900 arasında
yaşadıklarını, dönemlerinin en gelişmiş yazı sistemini bulduklarını,
matematikle ilgilendiklerini , astrolojik takvimler oluşturduklarını ve
piramitler inşaa ettiklerini biliyoruz. Bugüne örnek olacak mimari örnekler
bulundu. İnşaatlarını, yağmur ormanlarına zarar vermemek belli zamanlarda
yapıyorlardı. Mayalar doğallığın bozulmaması için bize iyi bir ders
vermişlerdir, Güney Belize'nin orman kaplı dağlarında; yeni bulunan dört
Maya kenti gösteriyor ki; Maya'lar buralarda yaşamaktan kaçınmışlardı, işte
buraları 900'lü yıllarda yokolan Maya'ların toplumsal yaşamları hakkında
henüz çözülememiş bir çok soruya ışık tutacaklardı.



     "National Geographic" yazarlarından arkeolog George Stuart; "Her sabah
uyandığımda Maya'lar hakkında ne kadar az şey bildiğimizi düşünüyorum, bu
tropik iklimde nasıl yaşadıklarının %1 ini ancak biliyoruz" diyordu. Kısıtlı
imkanlara rağmen, arkeologlar, sanat tarihçileri, yazıt uzmanları,
antropologlar, coğrafyacılar, ve dil uzmanları yıllardır Maya'ların peşinde.
Ortada, Mayamanik bir durum var; Tennesse Üniversitesi arkeologlarından
Arthur Demarest son 4 yıldır Kuzey Guetemala'da Maya kenti Dos Pilas'ı
inceliyor. Demarest´e göre ormanın içinde kayıp kentler var; buralarda
çözümlenemeyen yazıtlar bulunuyor ve bu yazıtlar Maya'ların ani yok oluşunu
açıklayabilir. Ortaya çıkan bilgi patlaması, şiddetli tartışmalar yarattı.
Herkes kimin kuramının doğru olduğunu tartışıyor. Yine de uzmanlar bir görüş
üzerinde fikir birliğine vardılar; savaş, Maya halkının oluşmasında ve
yaşamında kilit noktaydı.

     Maya kentleri yaşamak için değil miydi?

     Maya'ların spordan dine kadar her konuda işkence ve kurban törenleri
düzenliyorlardı. Meksikalı Antropolojist Carlos Navarette "Bu, Mayayla
ilgilenenleri şok edecek bir iddiadır" diyor. Klasik Maya Kültürü'nün
oluşmaya başladığı MS 250´den sonraki yüz yıllarda, küçük çatışmalardan,
büyük savaşlara dönüşen kabile çekişmeleri, görkemli kentlerin hayalet
kasabalara dönüşmesine neden oldu. İlk batılı araştırmacılar olan Stephens
ve Latherwood, büyüleyici diye tanımladıkları Copan, Palenque, Uxmal ve
diğerleri hakkında kitaplar yazmaya başladılar. Stephens'in yazdığı başarılı
kitaptan sonra onu, Catherwood ve diğer yazarlar takip etti.



     Sonraki yarım yüzyılda Popol Vuh (Mayaları anlatan kutsal kitap) ve
"Relacion de las Cosas de Yucatan" adlı kitaplar yayımlandı. 16. yüzyıldan
sonra piskopos Diego de Landa, Maya kültürüne karşı İspanyol zaferlerini
anlatan bir kitap yazmıştı. 1890'larda ise, İngiliz araştırmacı Alfred
Maudslay değişik kaynaklardan derleyerek, Maya kentlerinin mimarisini
anlatan bir kataloğu oluşturdu. Tüm bilgiler, 19. Yüzyıl bilginlerini
hiyeroglif yazılarını yorumlamaya, Mayaların tarihini yeniden incelemeye ve
bu toplumun neden yok olduğunu araştırmaya itti. 20. yüzyılın ilk yarısında
daha çok kazılar ve kataloglar yapıldı ama hala ortaya ciddi bir şey
çıkmamıştı. 1950'lerde Carnegie Enstütüsü'nden J. Eric Thompson ve Slyvanus
Morley, bölgeyi incelemeye aldılar onlara göre bulunan kentler, yaşamak için
değil dinsel ayinler için yapılmıştı.



     Yazıtlarda astronomi ve takvim çalışmaları yer alıyor fakat tarihi
olaylar, çiftçilik yöntemleri ve tarımdan bahsedilmiyordu. Böylece bu
mekanların sadece özel durumlar ve çalışmalar için yapıldığı kanıtlanıyordu.
Morley ve Thompson; Mayaların yok oluşlarına ait bilgileri antik kentlerden
elde edemeyeceklerini düşünüyorlardı. Çağdaş bilginler ise, daha iddialı ve
umutludur ama modern teknoloji gibi bir de avantajları var; radyo karbon
testi gibi...



     Dos Pilos'ta çalışan Arthur Demarest MS. 761'den önce ve sonra olarak
Mayaların tarihçesini iki bölüme ayırdı. 761'den önce savaşlar düzenliydi;
kabileleri tek bir yönetim altında toplamak için yapılırdı. Ama 761'den
sonra savaşlar; kabile üstünlüğüne ve malların yağmalanmasına dayanmaya
başladı. O yıl, Dos Pilos Kralı kabilelere dur demek için savaş açtı ama
Tamarindito'da yakalanarak kurban edildi. Demarest'e göre; bu dönemden sonra
ortaya çıkan soylu kanun yapıcıları, çıkar uğruna birbirlerini yemeye
başladılar ve güçleri çok arttı. Böylece sivil iç savaş başladı; işte bu da
Mayaların sonu oldu ve buna benzer olaylar başka bölgelerde de yaşandı.

     Susuzluk ve nüfus patlaması kuramları;

     Florida Üniversitesi arkeologlarından Arlene ve Diana Chase'e göre
Belize'de yaptıkları araştırmaların sonucunda, kabile savaşları Mayaların
sonunu hazırlamıştı. Bu iki arkeolog, kazılarda binalar üzerinde hasarlar
tespit etmişler ve gömülmemiş bir çocuk iskeletiyle, silahlar bulmuşlardı.
Bir çok uzman yok oluşun nedenini savaşlara bağlarken, başkaları bunun tüm
hikaye olmadığını düşünüyorlar. Diğer neden; yağmur ormanının ekolojik
dengesindeki ani bir bozukluk olabilirdi. Arizona Üniversitesi arkeoloğu
Patrick Culbert; "Yeraltı çalışmalarından anladığımıza göre, neredeyse orman
tamamen yok olmuş" diyordu.Su sıkıntısı, yok oluşlarında rol oynamış
olabilirdi. Cincinnati Üniversitesi arkeologlarından Vernon Searborugh ise,

     Tikal'deki kazısında gelişmiş kanalizasyon sistemleri buldu. Yılın 4
ayı yağmurlu bir bölgede yaşayan bu insanların ani bir susuzluğa uğramaları
gerçekten yok oluş nedeni olabilirdi. Bir başka neden nüfus patlaması
olabilir, yirmi kentten toplanan verilerden anlaşıldığına göre km kareye 200
insan düşüyordu. Culbert'e göre; endüstrisi olmayan bir toplumda nüfus bir
sorun olabilir. Araştırmacılar, kazılarda, iyi gelişmemiş çocuk iskeletleri
buldular, bu da yetersiz beslenmenin göstergesiydi. Yine Culbert, böyle
karmaşık ve kalabalık bir toplumun çöküş nedeninin; savaş, çılgın bir kral,
açlık ya da susuzluk olabileceğini düşünüyor ve ekliyor "Böyle bir toplumun
çöküşü için milyonlarca neden söylenebilir." .

     Takvimi ve diş dolgusunu bilen insanlar;

     Bu çöküşten çıkarılacak ders nedir? Birçok uzman, çevreci mesajlar
veriyorlar; Culbert; "Nüfus patlaması, ekolojik rengeyi bozdu ve milyonlarca
insan öldü." diyor. National Geographic dergisi yazarı George Stuart; bu
fikre katılıyor ve bu bilgilerin günümüz dünyasının sorunlarını yeterince
çözemese bile önemli uyarılarda bulunduğunu düşünüyor. Ona göre en önemli
mesaj, yağmur ormanlarını kesmemek ama diğerleri bundan pek emin değil.
Hiyeroglif uzmanı Stephen Houston de, Mayalardan daha pek çok ders alınacağı
düşüncesinde; "Çok farklı bir toplumdular ve onları bir arada tutan çok
başka bir şeydi".



     Arkeologlar, Mayaların gerçekten farklı bir toplum olduğunu, onların
günlük yaşamlarından çıkarıyorlar. Mezarlarda bulunanlar, gömütler, alelade
evlerin mimarisi ve bulunan duvar resimleri; ortalama bir Maya gününün nasıl
geçtiğini bizlere gösteriyor. 5-7 kişiden oluşan tipik bir Maya ailesi
kahvaltıda sıcak çukulata, yeterince zengin değillerse haşlanmış mısır ve
şeker kamışı yiyorlardı ve "atole"denilen bir içki içiyorlardı. Genelde
evler tek odalı ve çamur sıvalıydı. Büyük olasılıkla gün içinde mısır,
bezelye, tavşan ve hindi yiyorlardı.



     Hasat mevsimi erkekler tarlalarda çalışırken, kadınlar evde yemek
pişiriyorlardı. Günün sonunda tüm aile evde toplanıyor ve evin reisi küçük
bir dini ayinle atalara dua ediyordu. Zamanlarını sadece tarımla
geçirmiyorlar, piramitler ve tapınaklar inşa ediyorlardı. Genelde düğün
törenlerine ve kutlamalara katılıp, astrolojik ve takvimsel çalışmalara
katılıyorlardı. Böyle zamanlarda kral kurbanlar kesiyor ve top oyunları
düzenliyordu. Kaybedenler piramide asılıyor ya da kurban ediliyordu.

     Çiftçiler bu günler için yemek hazırlayıp, standlar açıyorlardı.
Mayalar´ın gelişmiş bir estetik anlayışı vardı. Yale Üniversitesi
antropoloğu Michael Coe "Mayalar" adlı kitabında; "Aileler çocuklarının
burunlarına onların gücünü artırıcı süsler takarlardı" diye yazıyor. Mayalar
aynı zamanda bebeklerin iskeletlerine şekil vermek amacıyla onları sararlar
ve koni şeklinde bir şapka takarlardı. Belki de günümüzün beşik ve kundak
alışkanlığı onlardan miras kalmıştır.



     Bazı araştırmacılar, bu şekildeki kafataslarının bu alışkanlığın
sonucu olduğunu ileri sürüyorlar. Mayalar dişlerini bazen "T" şeklinde bazen
de delerek doldururlardı (anestezi yapıp yapmadıkları kesin değil).
Dişlerini çoğunlukla değerli taşlarla en çok da yeşimle kaplarlardı. Coe'ya
göre; genç erkekler evlenene kadar kendilerini siyaha boyuyorlar daha sonra
ise değişik dövmelerle süsleniyorlardı. Bu bilgiler sadece bulunan
nesnelerden değil geride bıraktıkları hiyerogliflerden de öğrenildi.

     "Birden beyin kanallarım açıldı..."

     Maya yazıtları, çeşit ilgi alanları oluşturdu. Güney Alabama
Üniversitesi sanat öğretmeni Linda Schele eski yazıtlar konusunda birdenbire
ortaya çıkan ilginç bir örnektir. 1970 yılında Meksika ziyaretinde, Palenk
konferansında Schele; 7. Yüzyıl başlarından 8 Yüzyıl sonlarına kadar yaşayan
yasa yapıcıların kanunlarını 2.5 saat süren bir konuşmada açıkladı ve bunlar
doğruydu. Bu nasıl olmuştu? Çünkü Schele bir amatördü; Profesyoneller
kabartmaların açıklamasının bir çeşit içgüdüye ve sezgiye bağlı olduğunu
söylüyorlar.



     Verilen yazı sistemine uyularak çözülmüş olabileceğini de ekliyorlar.
Linda Schele; "Aydınlanma dakikaları kariyerimin dönüm noktasıydı. Birden
beyin kanallarım açıldıve herşey yerli yerine oturdu" diye anlatıyor. Bu
olaydan sonra, bir çeşit dil çözüm devrimi başladı. Bölge genç tarihi yazıt
uzmanları ile doldu. 34 yaşındaki Stephen Houston ile 28 yaşındaki David
Stuart'da bunlara dahildi. Kariyerlerine çok küçük yaşlarda başlamışlardı.
Maya arkeoloğu George Stuart'ın oğlu ilk Maya gezintisini 3 yaşındayken
yapmıştı ve1984'de 18 yaşındayken çözdüğü bir Maya grafiğiyle, Mac Arthur
Derneği tarafından en genç yazı çözücüsü ve dahi ilan edildi. Stuart'ın
sonraki projesi şimdiye kadar çözülmüş tüm Maya yazıtlarını inceleyen bir
katalog yapmak. Neredeyse yüzyıllık bir çalışma bu ve genç Stuart; "Bu
çalışma benden sonra da aranan bir kaynak olacak" diyor.

     Bir uygarlığın umutsuzluğu ;

     Bir çok örnekte görüldüğü gibi kabartmalarda propaganda da var;
düşünün, Körfez Savaşı'ını anlamak için Saddam'ın konuşmalarının duvarlara
yazıldığını... Arlen Chase; Mayalar´ın politik ve sosyal yaşamlarını çözmek
için bu yazıtları okumanın yeterli olduğunu, arkeolojinin bunların sağlamak
için gerekli olduğunu ifade ediyor. Houston ise, yazıtların propaganda ile
dolu olduğunu ama yine de bir toplumu anlamak için yararlı olduğunu
söylüyor.



     Maya yazıtlarını deşifre etme üzerindeki tartışmalar sürüyor, ve
hiçbir zaman nihai çözüm bulunmayacak. Çünkü yeni bulgular farklı bakış
açıları getiriyor. Chase'in araştırmalarına dayanarak söylenebilir ki,
Mayalar orta sınıf bir toplumdular. Mezar kazıları, yaşam tarzlarının,
bilimsel yönleri kadar gelişmediğini gösteriyor. Kimyasal toprak
araştırmaları, iskelet incelemeleri bize onların hastalıklarını, tarım
yöntemlerini hatta iklim koşullarını bile gösteriyor. Birçok araştırmacı ve
bilim adamı hala Mayalar´ın yokoluş gizeminin peşinde.



     David Freidel, Mayalar´ın tarihte eşine az rastlanan bir umutsuzluğa
düşmüş oldukları görüşünde; ona göre, geçmişe bakıldığında Mayalar´ın
ulaştığı bilimsel ve toplumsal düzeyin nedeni, hayalgücü ve reel eylemin
dışındadır çünkü onlar yaşamı anlamlı kılmak istiyorlardı. Mayalar´ın birden
yokoluş nedeni veya nedenleri hala bilinmiyor, dev bir uygarlık nasıl ve
neden kayboldu? Uxmal´da yarısı yenmiş yemek tabakları hala durmaktadır;
kimden ya da neden kaçtılar ve en önemlisi şu anda onların kalıntıları
nerede?

     Meksika'daki tur rehberleri bir öykü anlatırlar. Bir turist, korku
içinde piramitlere bakar ve rehbere dönüp; "Bu binaların hepsi çok güzel,
fakat tüm insanlar nereye gitti?" der. Rehber kafasını alaycı bir şekilde
sallayarak cevap verir; "Şu anda bir Maya ile konuşuyorsun, bizler hala
buradayız hiç bir zaman burayı terk etmedik. Yaşanan karmaşa,Maya
bilmecesinin kalbindedir. Bilim adamları binlerce yıl öncesindeki Maya
İmparatorluğu´nu araştırırlarken bugün Guatemala çevresinde 1.200.000 ,
Belize çevresinde ise, 5.000.000 Maya insanı yaşıyor.



     Etnik olarak, onlar dünyanın en gelişkin imparatorluğunu, Orta
Amerika'da kurmuş insanların soyundan geliyorlar. Maya kalıntılarını gezmeye
gelen birçok turist Orta Amerika'da eski Mayaların torunlarının yaşadığını
öğrenseler şoka girerlerdi. Yüzyıllardır olagelen kültür etkilenmesinden
sonra Orta Amerika'da Mayaların torunları yeni bir kültür yaratarak
yaşamlarını sürdürüyorlar. Orta Amerika'da yaşayan Mayaların torunları şimdi
sadece gelen ziyaretçiler için atalarının kıyafetlerini giyiyorlar. 1992´de
Orta Amerika'nın yerlileri olan Maya halkına karşı Meksika devleti
tarafından zulmedildi, yapılanlar, insan haklarına aykırıydı.1990'daki
toprak kavgasında 11 kişi, bundan iki yıl önce de Maya halkından 100 kişi
yakalanmış ve işkence edilmişti. 30 saat boyunca hiç bir tıbbi müdahale
olmadan aç bırakıldılar ve Mayalar, 140.000 Guetamalalıyı öldürecek gerilla
savaşına başladılar. Hükümet onların köylerini yaktı.16.yy'da İspanyol
istilası sırasında birçok yerli, dini inançlarından uzaklaştırılmışlardı.
Kabartmalar yıkılmış, dini inançlarına ait olan herşey misyonerler
tarafından harap edilmişti. Yeni koloniler kurmak için köle gibi
çalıştırıldılar. 400 yıl boyunca İspanyollar tarafından ezildikten sonra
Meksikalılar tarafından işgale uğradılar ve hala öyleler...



     Bugün Meksika Hükümeti, insan hakları adına Mayalara eşit şans
tanıyacaklarını açıklamasına rağmen; Mayalar hala sosyo ekonomik sıranın en
altındalar. Chipas'ta 9 tane yerli dili konuşuluyor ve Meksikalılar
azınlıklara rağmen iktidarı ellerinde tutuyorlar. Ne yazık ki, yerli nüfusu
ülke potansiyelinin çok üzerinde. Ayrıca yerlilerin % 70'i su sıkıntısı
çekiyor. Bu kötü koşullarda birçok Maya insanı modern yaşam şartlarını
reddederek eski alışkanlıklarını sürdürüyorlar. Dağlarda yaşayan Mayalar,
4000 yıl önceki ataları gibi yaşıyorlar



5,000 Yıllık Sumer-Türkmen

. Ö. 4000 (bazilere göre 300) yila aid)

Bu heykel insanlarin ilk kez tarimciliga geçmesinin simgesidir.

 

(Turkmeniya, 1987 Moskova, s. 31)

 

ÖNSÖZ

 

Atalarımızdan bize; "eskisi olmayanın yenisi de olmaz",  "geçmişini bilmeyenin geleceği de olmaz" gibi öğüt verici sözler kalmıştır. Onların binlerce yıllık tecrübesinden geçip, kuşakların düşüncelerinde yoğrulmuş bu sözlerin gerisinde büyük bir gerçeğin var olduğunu gün geçtikçe daha iyi anlamaktayız.

            Geçmişi araştırarak atalarımızın dünya uygarlığına kattığı  birikimi bilmek, onların kendi elini, kutsal ata vatanını, ana toprağını koruyarak sonraki kuşaklara daha gönençli ve güzel bir şekilde devretmek uğrunda verdiği kahramanlık dolu mücadelelerini öğrenmekten her toplumda bir ulusal gurur ve kıvanç doğar. Bu kıvanç insanın ruhuna güç, koluna kuvvet ve yüreğine gayret verir. Ancak bunun tersine, kendi geçmişine güvenmeyen, başarısına inanmayanlar ise karamsarlığa, ruhî zayıflığa düşüp başkalarının kulluğuna teslim olmaya uygun hale gelir. Böyle bir duruma düşmüş ulusların tarih sahnesinden ebediyen kaybolmaya mahkum olduğunu biz, hem tarih sayfalarında okuyor hem de günümüzde açıkça yaşıyoruz.

            Ana vatanımızın bağımsızlığı onaylandığından beri bilim adamlarımız, özellikle tarihçiler ve arkeologlarımız daha özgür çalışma ve araştırma ortamı bulmuşlardır ve bu sayede daha cesaretli davranıp önemli eserler ortaya çıkarmaktadırlar. Aşkabat'ta Türkmen tarihi üzerine uluslararası kurultaylar düzenlenmesi, on yıllık ulusal kalkınma ilan edilmesi gibi faaliyetlerin de bu tarihi zaruretten doğduğu açık bir gerçektir.

            Biz de bu gerçekten ilham alarak kendi geçmişimizi, kültürümüzün köklerini eski tarihte ve tarih öncesinde atalarımızın dünya uygarlığına katkılarından öğrenmek amacıyla manevi bir yolculuğa çıktık. "Ümitli kuş Kâbe'ye yetmiş" atasözü gibi, ulu tanrının yardımıyla bu yolculuktan eli boş çıkmadık. Tam tersine bizim çok şanlı ve gurur verici geçmişimizin var olduğunun farkına vardık.

            Elbette bizi bu işe yönelten gerçek, arkeologların ve tarihçilerin yıllarca anavatanımız Türkmenistan'da gerçekleştirdiği bilimsel araştırmalarının sonuçları oldu. Bu çalışmalar M.Ö. 6000 yılından itibaren eski Türkmenistan'da yaratılan görkemli uygarlığın insanlık tarihinde pek büyük rol oynadığını ve bu uygarlığı ortaya çıkaran atalarımızın izinin ise dünyanın aşağı yukarı ilk uygarlık ocaklarının hepsinde görüldüğünü ortaya çıkarmıştır.

            Bu çalışmada biz, eski Türkmenistan ile Mezopotamya arasındaki ilişkileri ve atalarımız ile Sümerlerin akrabalığını ortaya koymaya çalıştık.

             Mezopotamya'nın esrarengiz tepeleri ve onların eteklerinde kalan paha biçilmez hazineler 12. yüzyıldan başlayarak Avrupalı tüccarların ve ardından bilim adamlarının ayağını bu uçsuz bucaksız çöllere çekmiştir. Bu ilginç tepelerin uzun çağlardan beri sinesinde sakladığı geçmişi günümüze getiren yazılarının okunup sırlarının çözülmesini sağlayan Sümeroloji bilimi yüzelli yaşındadır. Şimdiye kadar çok şeyin üstü açılmış olmasına rağmen bu konuda hala kesinleşmemiş bir çok sırrın varolduğu kabul edilmektedir. Örneğin Sümerler Mezopotamya'ya nereden gelmişlerdir? Onların doğdukları yerler nerelerdir? Dilleri günümüzdeki dillerin hangisi ile akrabadır? gibi soruların cevapları hala kesin olarak verilememiştir.

            Biz bu soruların bazılarına, tarihi ve arkeolojik gerçeklerden başka, Türkmen dili ve kültürü ile ilişkisi yönünden de yaklaştık; cevap bulmaya çalıştık. Sümerlerden günümüze yazılı belgelerle gelen dil, edebiyat ve uygarlığın diğer örneklerini, çok eskiden kalan kendi folklorumuz, efsanelerimiz, kelime hazinesi zengin olan  dilimiz ve buna ek olarak son yıllarda ortaya çıkan bulgularla karşılaştırıp değerlendirerek ele aldık. Bu çalışmamızın devamında, eğer uygarlığın beşiği sayılan topraklarda yaşaya gelen atalarımızın geçmişi, bilimsel şartlarda araştırılır ise daha çok gerçeklerin gün ışığına çıkacağına inandık. Bunun gibi de Sümer dilini öğrenmenin bizim dil ve edebiyatımızın tarihî karakterini aydınlatmaya hayret verici şekilde yardım edeceğine bizde güçlü bir inanç oluştu. Mesela, bizim ulusumuzun bin yıllardan beri kutsal bir miras gibi sinesinde saklaya geldiği, ancak temel anlamları bizim ulusal şuurumuzdan kaybolan bir çok sözcüğün, özellikle de daha durağan olan yer-yurt ve insan adlarının aslında neyi anlattığını, bundan yaklaşık beş bin yıl önceden başlayarak, yazıya geçmekle ebedîleşen Sümer dilinden öğrenmek mümkündür diye düşünüyoruz. Buna örnek olarak, bu metnin devamında üstünde durulacak olan Mari, Enew (Anau), Ürgenç gibi yer-yurt adları ve Anna, Oraz gibi insan adlarını zikredebiliriz. Biz bu çalışmamızın başlangıç sonucunu kısa bir broşür şeklinde hazırlayarak 1993 yılında Aşkabat'ta Türkmen tarihi üzerine yapılan uluslararası sempozyuma takdim etmiş, bu sempozyomun en eski çağ bölümünde sunmuştuk. Bizim konumuz Türkmen bilim adamlarının dikkatini çekti ve eski hocam Prof. Dr. Nazar Gulla'nın önerisi ve yol göstermesi ile bu araştırmayı devam ettirmeye karar verdik.

       Bilindiği gibi 16. yüzyıldan itibaren dünyanın bilim ve uygarlık merkezi Türkistan'dan (Buhara, Semerkant, Merv) Avrupa'ya geçiyor. Mısır'dan başlayarak Türkistan'a kadar gelişip çiçeklenen Türk-İslâm adını verebileceğimiz medeniyetin yaşam ışığının sönmesinin hemen ardından, belli derecede onun devamı sayılabilecek yeni medeniyet Avrupa'da Rönesans adı altında gelişmeye başladı.

      Ebu Musa Harezmî, İbni Sînâ, Ebu Nasr Fârâbî gibi Türkistan'ın ünlü düşünür ve bilim adamlarının Arap dilinde yazdıkları eserlerin Avrupa dillerine çevrilmesi ile başlayan bu medenî gelişim, daha hızlı ve daha yüksek seviyede günümüze kadar devam etmişir.[1]

Netice itibari ile, çağımızın bilimsel kaynakları, o cümleden olarak, eski tarih, arkeoloji ve hatta dil teorileri konusunda da genellikle Avrupa'da yazılmış eserlerden oluşuyor. Özellikle bizim şimdiki konumuz onların verdiği belgelere dayanmaktadır.

Maalesef özellikle 19. yüzyıldan itibaren bilime aykırı olan bir takım yanlış teoriler ortaya çıkarılıyor. Bu sahte teoriler çerçevesinde Hindo-Cermenler özellikle de Ariyen ırkı hem fizikî hem de zihnî yetenekleri açısından, başka ırklardan daha yüksek ve başarılı gösterilmeye çalışılmaktadır. "Dünyadaki tüm uygarlıkların ve bilimin üreticisi sadece onlar olmalıdır ve olmuştur" diyen varsayımlar ileri sürülüyor. Nietzsche (1844-1900) gibi meşhur filozoflar tarafından teorize edilmiş bu yanlış düşünce, kendini devamlı olarak siyasî olaylardan uzakta tutmaya temayülü olan bilim merkezlerine bile olumsuz tesir ediyor, bu  merkezlerde de belli derecede gerçekleri değiştirerek Arîyen ırkının lehine yorumlamak hastalığı ortaya çıkıyor. Hatta Mezopotamya'da Sümerlerin yazdığı çivi yazılar bulunduğunda da büyük bir ihtimalle, bu yazıların illâ Hindo-Cermen dillerinin kuralları ile okunmalıdır şeklindeki anlamsız ısrar neticesinde epeyce zaman,  sonuçsuz çalışmalarla kaybedilmiştir. Oysa, aklıselim çalışmalar neticesinde Sümer dilinin bir Hindo-Cermen ya da Samî dil olmayıp, belki Ural-Altay dillerine yakın bir bitişimli (agglutinativ) dil olduğu gerçeğine ulaşılmıştır.

            Netice itibari ile biz, konumuzla ilgili kaynakları kullanırken bu durumu göz önüne alarak, Delitzsch, Poebel, Deimel, Hommel, Falkenstein ve Kramer gibi bu alanda dünyaca meşhur olan uzmanların yazdıkları taraflı yorumlardan uzak olan temel eserlere dayanmayı doğru bulduk. Sümerlerin nereden gelip Mezopotamya'ya yerleşmiş olduğu konusundaki tarihî bilgileri öğrenmekte ise Durant, Masson gibi meşhur Avrupalı uzmanların verdiği bilgilerin dışında Türkmenistan, Türkiye ve İran tarih uzmanlarının eserlerinden de olabildiğince yararlanmaya çalıştık; çalışmamızda başvuru kaynakları olarak Almanca, Farsça, Türkçe ve Türkmence eserleri kullandık.

            Bu çalışmanın ortaya çıkmasında engin birikimlerinden ve yapıcı eleştirilerinden yararlandığımız fikir önderim muhterem Prof. Dr. Nazar Gulla'ya ve hocalarım Prof. Dr. Yegen Atagarrıyef ve Prof. Dr. Sultanşah Atanyazof'a şükran ve minnet borçluyum. Metnin Türkiye Türkçesine aktarılması ve bazı yeni kaynaklar eklemekte yaptığı değerli yardımı için Dr. Dursun Ayan'a çok teşekkür ederim. Ayrca hazrlanma aşamasnda kitab gözden geçiren Prof. Dr. Orhan Türkdogan´a ve yayncm Adem Sargöl´e teşekkür ederim.

                                   Begmırat Gerey

                                                                Berlin / 19 Mayıs 2003

GİRİŞ

Bu kitabı yayına hazırlarken yeni basılmış "TÜRKLER" adındaki büyük eserde Prof. Dr. Mümin Köksoy'un, konumuzla ilgili değerli makalesini okurken, onun üç bölümünün kısaltılmış şeklini kendi çalışmamıza giriş olarak almayı uygun bulduk.

1. Amu Derya veya Turan Ovası ve Paleografyası

Amu Derya, Orta Asya'nın en önemli nehirlerindendir. Klasik ismi Oxus'dur. Kuzeydoğu Afganistan'dan doğar, 2.400 km. kadar kuzeybatıya doğru aktıktan sonra Aral Gölü'ne dökülür...

Amu Derya'nın Afganistan sınırı içindeki yukarı kesiminde M.Ö. 4000 yıllarına ait renkli çömlekler bulunmuştur. Hindikuş dağlarının Türkmenistan'a bakan kuzey kesimleri yeryüzünde tarımla uğraşan ilk insanların yerleşim yerlerinden birisi olarak kabul edilmektedir. Burada 70'ten fazla buğday türünün mevcudiyeti bu görüşü desteklemektedir (Encyclopedia Americana 1982).

Amu Derya'nın batısında Karakum Çölü, doğusunda ise Kızılkum Çölü yer alır. Günümüzdeki yerleşim alanlarının büyük bir kısmı güney ve güneydoğudaki dağ yamaçlarının eteklerinde sulak arazilerde yer almaktadır.

Genel olarak Amu Derya Ovası veya Turan Ovası olarak isimlendirilen bu bölge, batıda Hazar Denizi ve Üst Yurt; güneyde Köpet dağları, Afganistan'ın Parapamisus ve Bend-i Türkistan dağları; doğuda Özbekistanın Nur dağları ile Siriderya; kuzeyde ise Aral Gölü ve bozkırlarla sınırlandırılmıştır.

Bölgenin 15-20 bin yıl önceki coğrafyası (paleocoğrafya), bir önceki bölümde anlatıldığı gibi günümüzden çok farklı idi. Bölgede yaşamış olan insanların, tarih öncesi çağlar ile tarih çağlarında geçirmiş oldukları hayat hikayelerini anlayabilmek için o günlerden günümüze kadar bölgenin geçirmiş olduğu paleocoğrafî evrimini bilmek gerekir.

Son buzul çağından günümüzdeki arabuzul dönemine geçişte, buzulların ilk ana ısınma dönemi 20.000 yıl önce başlamış ve 12.500 yıl öncesine kadar devam etmiştir. Bu dönemde Kuzey Avrupa ve Asya'daki buzullar çabukça çözülmeye başlamıştır. Bunun sonucu olarak, çözünen buzulların kenarında birbirleriyle bağlantılı büyük buzul gölleri oluşmuştur. Buzul göllerinden taşan bol miktardakı buzul suları güneye doğru akan Dinyeper, Don, Ural, Tobol, İris gibi büyük nehirlerle Karadeniz'i, Hazar Denizi'ni ve Aral Denizi'ni sürekli olarak beslemiştir...

M. Ö. 12.500 ile 11.500 yılları arasında hüküm süren ve Younger Dryas diye anılan buzul döneminde yağışlar azalmış, biraz geriye çekilmiş olan kuzeydeki buzul kıtasının eteğindeki bir dizi buzul gölünün mevcut suları eskisi gibi güneydeki iç denizlere boşalma yerine, Adriyatik Denizi'ne ve Kuzey Buz Denizi'ne doğru boşalmaya başlamıştır. Böylece Aral, Hazar ve Karadeniz'i besleyen büyük nehirlerin suları epeyce azalmış, bir kısmı ise kurumuştur. Bunun sonucu olarak bu üç denizin birbirleriyle olan bağlantıları kesilmiş, her biri kendini besleyen nehirlerle yetinmeye çalışmıştır. Younger Dryas'ın sonunda (M.Ö. 11.500 yıl) Mini Ice Age'in başlangıcı (M.Ö. 6.200 yıl) arasındaki ılıman dönemde denizleri besleyen akarsuların getirimleri, buharlaşmayla kaybolan suları ancak karşılayabilmiş ve su seviyelerinde önemli bir azalma gözlenmemiştir.

Mini-Ice Age buzul dönemiyle birlikte (M.Ö. 6.200-5.800) bölgede felaket rüzgarları esmeye başlamıştır. Yağışlar epeyce düşmüş, ana nehirlerin suları azalmış, küçük nehirler kurumuş; göllere boşalan nehir suları buharlaşarak kaybolan suyu karşılayamaz olmuştur. Durgun sular, akarsulara göre daha çabuk kirlendikleri ve tuzlandıkları için sürekli yağışlar ve büyük akarsular tarafından beslenmezlerse, hayat kaynağı olma özelliğini zamanla kaybederler. Zaten çok sığ olan Aral Gölü de hızla küçülmeye, büzülmeye başlamış; bunun sonucu olarak göldeki çözünmüş tuz konsantrasyonu artarak çoraklaşmaya, bir acı göl haline dönüşmeye başlamıştır. Mini-Ice Age döneminin sona ermesiyle başlayan yağışlı ve ılıman iklim, büyük denizlerden uzak olan Orta Asya'ya fazla bir yağış getirmemiştir. Eriyen kıta buzlarının suları da iç denizlere dökülmez olmuştur. Dolayısıyla sıcaklık arttıkça göllerdeki buharlaşma ve su kaybı çoğalmış ve çölleşme hızlanmıştır. Kuruyan gölün tabanında biriken tuzlu kum ve mil taneleri şiddetli rüzgarların erkisiyle etrafa savrulmaya başlamıştır. Bir zamanların sahil kenarlarındaki verimli topraklar ve yerleşim yerleri kısa denebilecek bir zaman dilimi içinde kum yığınlarıyla örtülmeye başlamıştır. İşte o günlerde başlayan felaket günümüze kadar devam etmişir.

Bazı kitaplarda var olduğu yazılan, bazı kitaplarda uydurma olduğu öne sürülen Orta Asya'daki hayat kaynağı tatlı sulu içdenizlerin varlığı ve sonradan kuruyarak çoraklaştığı, çölleştiği jeojolik bir gerçektir. Henüz yeterince bilinmeyen husus, bu ortamlarda insanoğlunun nasıl bir hayat sürdürmüş olduğudur.

2. Turan Ovası İnsanları

Turan Ovası'nda tarih öncesi çağlarda yaşamış ve ileri bir medeniyet düzeyine erişmiş insan topluluklarının varlığı hakkında bazı kalıntılar mevcut ise de bilimsel nitelikli herhangi bir veri, ayrıntılı bir arkeolojik çalışma henuz mevcut değildir. Ancak yerkürenin bereketli altın kuşağı içinde bulunan, insan ve diğer canlı türleri için en uygun paleocoğrafik şartlara sahip olan bu yörenin, gelişmiş insan topluluklarının yaşamış olduğu bir arazi parçası olarak kalmış olması da akıl ve mantık kabul etmektedir...

Çölleşme Mini-Ice Age'den sonra hızlanmış ve daha geniş alanlara yayılmıştır. Siz o çağlarda bu coğrafyada yaşayan büyükçe bir ailenin reisi olsaydınız, ne yapardınız? Herhalde büyük kum fırtınaları karşısında mevcut yurdunuzu koruyamayacağınızı anlar; tatlısuyu bulunan, çok uzak olmayan, daha güvenli yerlere göç ederdiniz. Herhalde onlar da öyle düşünmüş ve öyle yapmışlardır. Tatlısuya ve verimli toprağa sahip en elverişli yerler büyük nehirlerin deltaları olmalıydı. Nitekim tarih öncesindeki pek çok medeniyetler Nil, Mezopotamya, Indüs gibi vadilerde kurulmuş. Turan Ovası'nda kum fırtınasından kaçan bu insanlara (birinci büyük göç) kucak açabilecek 4 önemli nehir ağzı, delta bulunmaktaydı. Bunlar Amu Derya ağzındaki Harezm, Siri derya ağzındaki Kızılorda, Hazar Denizi sahilinde eski Amuderya ağzındaki Uzboy ile Utrek bölgeleriydi. İkinci yerleşim yerleri olarak bu bölgelere yerleşen insanların daha kalabalık topluluklar oluşturarak küçük köyler kurmuş olmaları; ilk tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin de bu dönemde başlamış olmasını gerektirir. Kedi, köpek, sığır bu dönemde ehlileştirilmiştir. Arpa, buğday, çavdar yetiştirmek için mevsimlere göre rejim değişikliği gösteren nehirleri, sulama kanalları ve göletlerle ıslah etmeyi ve kontrol altına almayı bu dönemde öğrenmişlerdir.

Ancak buzul dönemlerinden uzaklastıkça havalar daha çok ısınmaya, akarsular azalmaya, kum fırtınaları çölleşmeyi yaygınlaştırmaya, insanların deltalardaki ikinci yerleşim merkezlerini de tehdit etmeye başlamıştır. Kuraklıktan, çölleşmeden ve aşırı sıcaklıktan bunalmaya başlayan bu insanlar için M. Ö. 4000 ve 5000'li yıllarda artık üçüncü yerleşim merkezlerine doğru ikinci büyük göçlerini yapmaları kaçınılmaz olmuştur.

Turan Ovası insanları üçüncü yerleşim yerleri olarak güneydeki ve doğudaki yüksek dağların eteklerinde, havası serin ve yağışlı, suları bol ve berrak, toprakları verimli ve çölleşme tehlikesinden uzak, kenarlarında otlakları bol, yaz-kış suları kesilmeyen nehir yataklarının kenarlarında kurmuşlardır. Birinci yerleşim yerleri olan göl kenarında ve ikinci yerleşim yerleri olan deltalarda edinmiş oldukları deneyimlerden de yararlanarak buralardaki üçüncü yerleşim yerlerini bir büyük köy veya küçük kasaba şeklinde daha toplu ve daha büyük ölçekte yapmışlardır. Tarımsal faaliyetlerinde sığırın ve eşeğin gücünden büyük ölçüde yararlanmaktadırlar.

Dünyada atı ilk defa ehlileştiren insanlar olarak böyük bir taşıma ve ulaştırma imkanına kavuşmuşlardır. Bu dönemde, insanların toplumsal faaliyetleri oldukça gelişmiş, komşu şehir ve ülkelerle ticari ilişkiler kurulmaya başlanmış olması gerekir. At sırtındaki bu insanlar için dünyaları küçük gelmeye başlamış, onlar sayesinde dağlar fethedilmeye, dağlar ötesi ülkelere ulaşılmaya başlamıştır. Havalar ısındıkça havası serin, suyu bol ve berrak olan, bol otlu ve verimli yaylalara doğru at sırtında göç ederek, oralarda yeni yerlesim merkezleri kurmuş olabilirler. Örneğin, Hindikuş dağlarının kuzeyindeki tarih öncesine ait kalıntıların sahipleri bu insanların hemşehrileri veya akrabaları olmalıdır. Bu son yerleşim yerlerinde insanlar daha güvenli, daha huzurlu ve daha mutlu olmuşlardır. Bu nedenle bu kasabalardan başlayarak büyüye büyüye günümüze kadar gelinmiştir. Günümüzdeki başşehirler ile diğer büyük şehirler bu üçüncü yerleşim yerlerinin yakınında veya üstünde kurulmuşlardır. Bunlardan bazıları olarak, Aşkabat, Merv (Marı), Buhara, Semerkand, Duşanbe, Taşkent, Andican, Namangan, Çimkent, Türkistan, Cambul (Taraz), Bişkek ve Almatı sayılabilir...

3. Anav (Anau) Türkmenistan Medeniyeti

Raphael Pumpelly isimli Amerikalı bir jeolog 19. yüzyılın ikinci yarısında, Çin ve Moğolistan dahil, Orta Asya'da 70 yıl kadar gezmiş, bu kıtanın jeolojik ve jeomorfolojik haritalarını çıkartmış, yerbilimleriyle ilgili pek çok gözlemlerde bulunmuştur. Bütün bu çalışmalarını iki ciltlik bir kitap halinde 1908 yılında yayımlayan Pumpelly, insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleriyle ilgili Tatlıgöl Teorisi (Oasis Theory = Vaha Teorisi) diye bir teoriyi ortaya atmıştır (Pumpelly, 1908; Ryan ve Pitman 1998'de). Pumpelly insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetlrinin oasis veya vaha diye anılan, (tarafımızdan Tatlıgöl diye Türkçeleştirilmiş olan) büyük tatlı su birikintileri etrafında gelişmiş olabileceğini öne sürmüştür. Son buzul çağının sonlarına doğru, Orta Asya'da oldukça kurak bir iklim hüküm sürmekteydi. Ona göre, taş devri insanların bu kurak iklim bölgesinde yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşı hayvanlar ve bitkilerle birlikte, büyük tatlısu gölleri etrafında toplanmış olmaları gerekirdi...

Pumpelly, son olarak 1904 yılında Türkmenistan'ın bugünki başkenti Aşkaabat yakınındaki bazı harabelerde, buradaki insanların tahıl üretmiş olduklarının işaretlerini bulmuştu. O zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral tatlısu gölünün güneydoğu sahilleri Aşkaabat'a kadar uzanmaktaydı...

Gordon Childe'ye göre tahıl çiftçiliği ve hayvancılık ilk defa Orta Asya'da gerçekleştirilmiş ve daha sonra Karadeniz sahillerinden Avrupa'ya geçmiştir. Ona göre, Avrupa'daki ilk evcil koyun türü (Ovis vignei) Türkistan (Türkmenistan) ve Afganistan'dan gelmiştir (Ryan ve Pitman 1998'den)"[2]

Konumuzla ilgili bölümünü kısaltarak aldığımız ve tekrar baş vuracağımız bu makalenin Sonuç ve Öneriler başlıklı son bölümü aşağıdaki satırlarla noktalanmıştır:

 "Gerek uzaktan algılama yöntemi ile yeni bulunabilecek, gerekse bilindiği halde henüz yeterince incelenmemiş kalıntıların ön incelemesi, kalıntıların bulunduğu ülkenin arkeologları tarafından yapılmalı, bu ön inceleme sonucunda önemli görünenlerin daha ayrıntılı olarak incelenmesi için Türk Dünyası'nın ve uluslararası kuruluşların maddi, teknolojik ve bilimsel desteği aranmalıdır. Bu ve benzeri çalışmalar yapıldığı takdirde, Sümerlerin kökenlerine ait izlerin, Orta Asya'da özellikle Turan Ovası'ndakı kalıntılarda bulunabileceğine inanıyorum."[3]  

Bu çalışmamızın amacı, Sümerlerin Orta Asya'dan ve büyük bir ihtimalle Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya göç ettikleri ve onların bizim eski ata-babalarımızın akrabaları oldukları meselesini, çeşitli yönlerden ele alarak izah etmeye çaba göstermektir.      

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

II.  ÖN BİLGİLER

 

1. Sümerler Kimdir?

Sümerler M.Ö. 4000. yılın ortalarından itibaren Mezopotamya'da insanlık tarihinin en eski ve en temel medeneyetini yaratmış kavimdir. Onlar dünyada ilk olarak kendilerinin ürettiği çivi yazısı ile insanın beyninden geçtiği ve dilinin söylediği şeyleri diğer insanlara ulaştırmanın ve gelecek nesillere iletmenin mümkün olduğunu ispat etmişlerdir. Bu yazıya, enine boyuna konulmuş çivilere benzediği için çivi yazısı denilmiştir. O kavimin kendi kendilerine verdiği isim Kİ-EN-Gİ  ve sonraları Kİ-İN-Gİ, KENGİ (R)'dir. Sümer ya da Sümerler adı ise onlara Akkadlar gibi Samî kavimler tarafından verilmiştir.[4]

Sümerlerin ortaya çıkışı, onların edebiyatı ve dil karakteri konusunda bilim adamları tarafından bazan birbirine aykırı olan çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Ancak bazı ortak noktalar hemen hepsi tarafından benimsenmiş ve tartışılmaz gerçeğe dönüşmüştür. Onlar aşağıdakilerden ibarettir:

1.1 Yukarıda değinildiği gibi insan toplumlarının arasındaki tüm sorunları ve tecrübeleri yazı yoluyla saklamayı, diğer insanlara iletmeyi ve gelecek nesillere aktarmayı insan tarihinde ilk olarak, kendilerinin icadettiği çivi yazısı ile, Sümerler mümkün kılmıştır. Sonraları bu yazı esasen ticaret ilişkileri yolu ile Mezopotamya'dan dünyanın diğer bazı ülkelerine ve kavimlerine yayılmıştır.

1.2. Sümerlerin dinî inançları, eposları, şiir sanatı ve bunun gibi dilinin etkisi çivi yazısı vesilesiyle dünyanın diğer uygarlık ocaklarına ve kavimlerine (Akkadlara, Mısır'a, Elam'a, Hindistan'a ulaşmış ve daha sonra ortaya çıkan uygarlıklara, özellikle dinî inançlara ve eposlara esas ve maya olmuştur.

1.3. Sümerlerin dili gramer karakteri açısından bükünlü (iltisakî) dil grubuna giriyor. Bu dil grubunun temelinde ise Ural-Altay dilleri durmaktadır. Bazı bilim adamları ise bu gramatik karakteri ve onların arasındaki var olan söz benzerliklerini de nazar-ı dikkate alarak bu dili genel Türk dilini esaslandıran dil, Proto-Türk dili; bazıları ise Eski Türk dili diye adlandırmışlardır.

1.4. Sümerler doğudan, büyük ihtimalle Orta Asya'dan gelerek Mezopotamya'ya yerleşmişlerdir.                                                                                  

2. Çivi Yazısı Ve Sümer Uygarlığına Dair

Eski Mezopotamya'da Eridu, Uruk, Ur, Mari, Nippur, Nusi, Gaurtepe gibi eski harabelerde bulunan sayısız buluntuların bilim adamları tarafından öğrenilmesiyle tarih biliminde açılımlar gerçekleşmiştir. Yani, çivi yazısının okunması vesilesiyle muhteşem Sümer uygarlığı ortaya çıkmıştır. Kramer'in açıklamasına göre bu açılımın başlayıp çivi yazısının okunması için XII. yüzyıldan günümüze kadar süren uzun zaman gerekmiştir.[5]

2.1. Toprağı Alt Üst Eden Hazine Avcıları

            Eski Mezopotamya'da büyük devletlerin çok gelişmiş olmasını insanlar eskiden beri biliyorlarsa da, bu devrin insanlık uygarlığının gelişmesindeki öneminin bilinmesinden hâlâ çok zaman geçmedi. Eski vasiyetnamelerde bu konuda zengin bilgiler vardır. Hemen XII. yüzyıldan başlayarak Avrupalılar Yakın-Doğu'ya seyahatlere gittikleri zaman kendileriyle beraber Dicle ve Fırat nehirleri arasında yerleşen kırlardaki kum tepelerinin eteğinde yatması muhtemel olan kentler konusunda bilgiler de getiriyorlardı. 1626 yılında Doğu seyyahı Pitro Della Balle uzun yıllar Yakın-Doğu'da kaldıktan sonra yanındaki Arap yardımcıları ve topladıkları pek çok eşya ile beraber Roma'ya dönüyor. O kendisi ile sadece küpler, çömlekler ve süs eşyaları, çok eski güzel malzemeler getirmeyip belki yazılı tuğlaların da ilk örneklerini Avrupa'ya taşımıştır. Bu eşyalar gerçekte sonraları bilim adamlarının araştırmaları için şaşırtıcı metinler ve materyaller hükmünde değer taşıyacaktır. Ancak, çivi yazısını okumak yolunda ilk çalışmalara kadar yine 200 yıl zaman gerekmektedir.  XIX. yüzyılda Avrupa'da "çölün eşya toplama âşıkları" diye düşünülen bir akım, bu sırlı tepeleri araştırmak için toprağı alt üst etmeye başladılar. Onlar çok hayret verici bir şekilde Babil'in Dur-şarukin, Koma, Ninova ve diğer eski kentleriyle karşılaşıyorlar.

2.2. Hazine Avcıları Yerine Bilim Adamları

Mezopotamya'nın insanlık tarihindeki misli olmadık öneminin açığa kavuşması ilk defa hazine arayıcısı karakteri olan kazıcıların kendi yerlerini bilim adamlarına terk ettikten sonra gerçekleşmeliydi. Bu değişim 20. yüzyılın başlarında hazine arayıcılarının yerini arkeologların almasıyla gerçekleşmiştir. 1920 yılında Yakın-Doğu'da arkeolojik çalışmalar tam bilimsel bir düzeye ulaşmıştır. Arkeologlar kazıcıların çıkardığı binlerce kil tabletin ve başka buluntuların yüzüne çivi yazısı ile yazılmış olan yazıları okuyup, yeniden tasnif ederek Mezopotamya'nın tarihi, kültürü ve bu toprakların sahipleri konusunda bilgileri açıklığa kavuşturuyorlar. Bu çivi yazısı ile yazılan dokümanlar eski dönemlerdeki yaşamın çeşitli yönlerini; kralın gösterişli fermanlarından, iş adamlarının ambarlanmış mallarının listesine kadar, edebiyat ve dinî geleneklerinden, bir babanın kendi haylaz oğluna verdiği öğütlerine kadar farklı bilgileri içermektedir.

            Anlamlı açıklamalar 1920-1940 arasındaki yirmi yılın devamında oluşmuştur. Güney Mezopotamya'daki Ur harabelerinde İngiliz arkeoloğu Sir Leonard Walley (1880-1960) önemli sonuçlar elde ederek M. Ö. 3000 yılına ait olan bir kralın mezarına rastlıyor. Bu mezarda altından, gümüşten, cevherden ibaret dünyayı şaşkınlığa düşüren zenginliklerin yanı sıra korkunç durumda diri diri gömülen muhafızlar da bulunmaktadır. Bunun yaklaşık 80 km kuzey batısında yer alan Uruk kentinin kütüphanesinin yeri Alman arkeologları tarafından kesinliğe kavuşturulmuş, harabelerin altından çivi yazısına esas oluşturan resim yazısı ile yazılmış yüzlerce kil tablet bulunmuştur.

            Arkeologlar daha sonra şimdiki Irak ile Suriye sınırlarına yakın bir yerdeki Mari kentinin üstünü açmışlardır. Bu kent 3700 yıl önce defineciler tarafından viran edilmiştir. Bu ilginç harabenin altında genişliği 22.000 m2 den ibaret bir hakan sarayına rastlanmıştır.

            Çivi yazısını okuma süreci XIX. yüzyılın ilk yıllarında başlıyor. Bu sırrı açmakta üstatca olarak başlayan Georg Friedich olmuştur. O, 1802 yılında bu çiviye benzer çizgilerin yardımıyla sadece yazıyı değil, belki bir eski dili de öğrenmenin mümkün olduğunu ispat ediyor. Bundan habersiz Doğu Hindistan Birliği'nde görevli İngiliz koloni askerlerinin subayı Henri Ravlinson 1830-1836 yılları arasında İran'ın doğusundaki Pars vilâyetinde bulduğu, bir krala ait yazıyı okuyor. Sonraları bu araştırma çivi yazısının oluşup diğer ülkelere yayılma yeri olan Mezopotamya'daki yüzlerce yazılı metin yardımıyla tam devam eder.

Sümer dil ve edebiyatının öğrenilmesi konusuna gelince, göz önünde tutulması gereken esaslar şunlardır:  Çivi yazısı Sümerlerden diğer ülkelere yayıldığı için onların dinî inançları, eposları ve bütün kültürü de bu vesileyle onların mirasçıları olan Akkadlılara, Elamlılara, Hititlere, Asurlulara, Aramilere ve onlardan da dünyanın diğer ülkelerine yayılmıştır. Sümer dili, bu kavmin güçten düşüp dağılmasından sonra da, günümüzdeki İslâm dünyasının Arap dili gibi, bir kutsal dil olarak sonraki kavimlerin arasında uzun zamanlar saklanmıştır. Onun için de Sümer dili ile bu kavimlerin dillerinin arasında karşılaştırmalı sözlükler yazılmıştır. Bu iki dilde yazılan sözlükler Sümer dil ve edebiyatını öğrenmekte çok önemli rol oynamıştır. Mezopotamya'da 1851-1855 yılları arasında yapılan kazı çalışmalarına katılan Asurolog Jules Oppert Babillilerin çivi yazısının yoktan türemiş bir yazı olmayıp belki onun başlangıcında başka bir yazı üretiminin olması gerektiğine şüphesiz inanıyordu.

O, ilk adımda böyle bir hipotezi öne sürüyor:  Süslenmiş yazıya ve gelişmiş uygarlığa sahib olan Babilliler ile Mezopotamya'nın yazılı kültürü olmayan tarihten önceki nüfusunun arasında belli bir bağlayıcı zincir olmalıdır. Bu yazıyı icat eden ve uygarlık üreten kavime Oppert bir çok araştırmalar ve bilimsel çalışmalar sonucunda Sümerler diye bilinen eski adı teklif ediyor. Elbette yukarıda da belirtildiği gibi bu ad onlara Akkadlar tarafından verilmiş bir ad olup, Sümerlerin kendilerini kendi yurtlarına yazıtlarında verdikleri ad Kİ-EN-Gİ veya hut KİN-GİR'dir. Bu konuda ilk çalışmaları yapan birisi de Alman bilim adamı Friedrich Delitesch'dir. O, 1889 yılında Asur Dilinin Grameri ve 1914 yılında ise Sümer Dilinin Sözlüğü ve Sümer Dili Gramerinin Esasları adlı bilimsel eserleri yazmıştır. O yıllardan itibaren Sümerlerin dili, dini ve sosyo-ekonomik ilişkileri konusunda açık bilgiler yüze çıkıyor ve bundan başka da Gılgamış Destanı, Dommuzi ile İn-Anna gibi destanlar ve başka edebî metinleri okuyarak günümüzdeki dillere çevriliyor.

Fritz Hommel, Diemel, Pöbel, Falkenstein gibi dünya çapında tanınmış bilim adamları tarafından okunan ilk sözcüklerin içinde günümüzdeki Türkmen diline hem yansıma, hem de anlam bakımından çok yakın sözcüklerin bulunması ilginç, anlamlı ve dikkate değerdir. Örneğin DİNGİR:  Tanrı (tengri), DU:  di (demek), Tİ:  diri, Kİ, GİR:  yer, yurt. Sümerlerin yaşadığı yerlerin kır (gır) olduğunu göz önünde tutarsak bu iki sözcüğün aslında bir olmak ihtimali güçlüdür diye düşünülmektedir. Biz kitabın sonunda Sümer-Türkmen (ve diğer bazı Türk lehçeleri ve eski türk) dıllerinin arasındaki benzer sözcüklerin listesini vereceğiz.

3. Sümer Yazısı İle Kültürün Gelişmesi Ve Yayılması

3.1. En eski yazılı buluntular diye göz önünde tutulanlar Uruk harabelerinin dördüncü katındaki M.Ö. 3000. yıla ait metinlerdir. Günümüze kadar biz onun bin işaretini (ideogram/belgi) biliyoruz. Onun en azından iki bin işareti olmalıdır diye tahmin ediliyor. Ancak son dönemlerde bu işaretlerin sayısı git gide azalmaktadır. Yaklaşık M.Ö. 2500 yıllarında 800 ve M.Ö. 2000 yıllarında ise 200'e kadar azalmıştır. Bu iki yüz belgi Sümerlerin sonraki metinlerinde devamlı kullanılmıştır. Akkadlarda bu sayı daha da azalıyor.

3.2. Mezopotamya yazıları çok erken dönemlerde hâlâ çok basit ve gramer bakımından gelişme süreçlerini geçirmemiş ilkel dilde ticarî ilişkiler için kullanılmıştır. Sonraları diğer amaçlar için de kullanılmaya başlıyor ve Eski Sümer döneminde ise dilbilgisi kurallarına uygun hâle gelmeye başlıyor.

3.3. M.Ö. 2500 yıllarından itibaren bu yazı Akkadların dilinde de kullanılmaya başlıyor. Babillilerin egemenliğinin Sargon 'un eline geçmesiyle (M.Ö. 2350) ise bu yazının önemi Akkadlar arasında daha da artıyor. Bu dönemden başlayarak çivi yazısı Elamlıların ve Asurluların arasında da yayılmaya başlıyor. M.Ö. 2000 yılında Mari üzerinden Suriye'ye geçiyor. O dönemde Küçük Asya'nın merkezinde yer alan Hititliler bu yazıyı alıyorlar. Asurlular ise onu kendi dillerine uyarlayarak kullanıyorlar. Kuzey Suriye ve Filistinliler M.Ö. 1200 yıllarına kadar bu yazıyı kullanmışlardır. Mısırlılar ise o dönemlerden başlayarak 1400-1500 yıl bu yazıyı kullanırlar.

Babillilerin değişmiş şekilde almış oldukları çivi yazısı Ahamenitlerden önce ve onların döneminde onlar ile komşu olan Elamlılar arasında yürürlüğe giriyor. Ahamenitler de bu yazıyı devlet dokümanları için kullanmışlardır. Onlar bu yazıyı Aramilerden almışlardır. Çivi yazısı Babil'de Sulukitler ve Arsakitlerin döneminde de muhafaza edilmiştir. Babilin astronomi biliminde, hatta milâdî birinci yüzyılın sonlarına kadar kullanılmıştır."[6]

Çivi yazısının Aramiler vasıtasıyla İskender Zulkarneyn (Büyük İskender) döneminde Türkmenistan'a ulaşmış olduğu ve Türkmenlerin atalarının bir kolu olan "Parlar tarafından"[7] kurulmuş Part (Parfiya) devletinde kullanıldığı konusunda şu bilgiler vardır:  Kölelik döneminde Partilar, Margiana, Harezm ve diğer Yakın Doğu ve Avrupa devletleri ile ticarî ve kültürel ilişkilerde bulunmuştur. Bu sebeple Harezm'de Aramî alfabesi ve Mısır takvimi vb. gelenekler benimsenmiştir. Part alfabesi de Aramî yazısı esasında oluşturulmuştur.[8]

Elimizdeki bilgilere göre Sümerlerin icat ettiği çivi yazısının uzun çağları ve uzak yolları aşarak onların eski yurtları olan Türkmenistan'a tekrar dönmüş olabileceğini düşünebiliriz.

4. Türkmenlerin Atalarının Kurduğu Anâu Uygarlığı

Dünya Uygarlığının en eski ocakları konusunda söz edildiğinde âdet olarak Yakın Doğu'dan, Mısır'dan, Hindistan'dan, Çin'den ve Yunan'dan bahsedilegelmiştir. Ancak, tarih bilimi sahasında yeni yeni gerçeklerin yüze çıkması sonucunda bilim adamları arasında yeni fikirler ve bakış açıları da oluşmaktadır. Ve genel değişme yasası kapsamında olarak tarihsel gerçeklik de değişmektedir. Bu tarihsel değişmelere asıl neden olan şeyler arasında en önemlilerinden biri de arkeologların son yıllarda yaptıkları kazılar ve açıklamalarıdır. Bunların en önemlilerinden biri de yer yüzünün en eski ve ilginç uygarlık ocaklarından olan Türkmenistan'daki Anaû uygarlığıdır. Bu uygarlık konusunda ilk bilgiler Amarikalı Arkeolog R. Pumpelley´ye aiddir: "21. Yüzyıl insanlıgın hizmetine yeni teknolojiler getiriyor; karbon testi ile yaş tayini, uzaydan Amarikalı Jeolog ve Arkeolog Prof. Raphael PUMPELLEY (1837-1923). Türkistan´da ilki (1864-1865) yıllarında Türkistan´daki Aşkabat şehrine 5 km uzaklıktaki tarihi Ano şehrinin iki kurganı kazmış. Kazı sonuçlarını "exploration in Turkestan" kitabında yayınlamıştır. Araştırmaları sonunda Ano´daki kurganda Isa´dan önce 6.000 yılına kadar inilmiştir. Kitapta Türkistan´dakı bugday ziraatının I.Ö. 8.000, hayvanların ehlileştirilmesini I.Ö. 6.800-8.000 tarihlerinde oldugunu belirtmektedir. Kitapta Ano´un insanlık için önemi belirtilirken aynen söylenen: "Başlangıcı yer kürenin derinliklerine gömülü olan ve tepesinde iskeletler bulunan Türkistan´ın Ano medeniyetine bu uzun geçmiş kültürüne baktıgımız zaman Mezopotamya ve Mısı´ın kültürlerinden daha eski bir çagda 2.000 yıl devam etmiş olan bir medeniyet ile karşılaşmış oluruz. Daha başlangıçda evli barklı bir köy hayatı görünüyor, kadınlar iplik büküyor, dokuma yapıyor, ekip biçiyor, zahireyi degirmen taşında ögütmegi, fırınlarda ekmek pişirmeyi biliyorlardı, çömlekçilik sanatkarları kaplara şekiller veriyor, ıslak killerden kapların etrafına yer yer halkalar yapiyor, uzak zamanlardan miras kalan boyalarla üzerlerine şekiller çiziyorlardı ......... atın insan kontrolü altına alınmasının başlangıcını burada görüyorum".(R. Pumpelley, Expploratins in Turkestan , t-1, p-49).[9]                                                                                            

Türkmen-Sovyet Ansiklopedisi'nin 8. cildinin 38. sayfasında şöyle yazılmaktadır:  "Sekiz bin yıl önce Yakın-Doğu yurtlarında ve Güney Türkmenistan'da eski tarım ve hayvancılık uygarlığının yayıldığı dönemde, yeryüzünün başka ülkelerinde hâlâ eski avcılığın basit ekonomisi devam etmekteydi. Yukarıda adı geçen yurtlarda tarımcılar yerleşip ilk köyleri meydana getiriyorlardı. Bu köylerde her aile bağımsız bir birim olup bir odalı evlerde yaşıyor, M.Ö. 5000 yılının sonlarında Türkmenistan'ın sınırında insanlar bakır, altın, M.Ö 3000 yılları başlarında pirinci kullanıyorlardı. Bakır ile pirincin bulunması çok daha gelişmiş iş aletlerinin (saban, dokuma aletleri vb.) yayılmasına yardım etmiştir.  

O dönemde yaşayan ve dünya uygarlığının temelini atan insanlardan olan bu kavimler ile günümüzdeki Türkmenler arasındaki etnik ilişki konusunda Rus tarihçisi Rusliyakof kendisinin Türkmen Halkının Gelip Çıkışı (oluşumu) adlı kitabında şöyle yazıyor. "Biz bugün o eski kavimlerin adlarını bilmiyoruz. Türkmenlerin en eski ataları da onlar olmalıdır. Anû'nun eski obalarından bilim adamlarının kazı çalışmaları sonucunda buldukları brekosefallerin şu günkü Türkmenlerinkine benzerliği çok ilginçtir."[10]

N. Gulla bu konuda şöyle yazıyor:  "M.Ö. 6-7 bin yılları arasında Köpet dağının eteğinde şimdiki Aşkabat ve Göktepe bölgesinde ortaya çıkan en eski atalarımız sonra M.Ö. 6000-2000 yılları aralığının sonlarında Türkmenistan sınırlarında Ceytun ve Anû uygarlığı adıyla dünya tarihine geçen, o dönemlere göre uygarlığın en gelişmiş ve yüksek seviyesi sayılan kültürü türetmişlerdir."[11]

Anû uygarlığı Türkiye ve İran bilim adamlarının da dikkatini çekmiştir. Türk bilim adamı Anıl Çeçen şöyle yazıyor:  "Proto-Türk kültürünü temsil ettiği benimsenen Anav  bugünkü Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat çevresinde ilk kültür tabakasına yaklaşık olarak altı bin yıllık bir geçmişi simgelemektedir. Anav kültürünün dördüncü  katı ise milât yıllarına rastlamaktadır. Tarihçiler genel olarak Orta Asya kavimlerinin kültürlerini Anav uygarlığı tabakalarına göre tarihlendirmeye ve iki binlerde bu tabakalarla karşılaştrmaga çalışırlar /.../ Bu dönemde dünyanın altın merkezi Altaylar'da görünmekte ve bu endüstriyi Proto-Türkler yürütmektedir."[12]

Genel Türk Tarihi adlı eserde bu konuda şu satırlar vardır:  "Anau'da bulunan kalıntılar, insanların ilk uygarlık aşamaları hakkında fikir edinebilmesi bakımından çok önemlidir. Gerçi burada yakılmış cesetleri kapsayan alt tabakanın üstünde bulunan yuvarlak, brakisefal kafatasları ile Türkmen el işlerinde görülen motiflere benzeyen keramik motifleriyle Anau kültürünü yapan halkın saf Türk olduğunu ispatlamak olasılığı yoktur. Ama bu kültürü bir Aryan eseri olarak değerlendirmeye de bu ögeler engel olmaktadır."[13]

Bu medeniyet hakkında elimizde olan en son bilgiler şöyledir:  "13/05/2001 tarihli New York Times gazetesinde yer alan bir makaleye göre, Rus ve Amerikan arkeologları bugünkü Türkmenistan ve Özbekistan'da, zamanımızdan 4.000 yıl önce yaşamış bir medeniyetin kalıntılarını bulmuşlardır. Aşağıdaki bilgiler bu makaleden alınmıştır. Araştırmayı yürüten arkeologlara göre, bu bölgedeki insanlar, bir Tatlıgöl (oasis) çevresinde kerpiçten yapılmış binalardan oluşan yerleşim merkezleri kurmuşlardır. Bu medeniyetin insanları koyun ve keçi beslemişler, kanallarla sulamalı ziraat yapmışlar, tarlalarda buğday ve arpa yetiştirmişlerdir. Onların bronz baltaları, mükemmel seramikleri, mermer ve kemik oymaları, altın ve değerli taşlardan süs eşyaları varmış. Elit sınıfa mensup insanların mezarlarına lüks eşyalar bırakmışlardır.

Pensilvanya Üniversitesi Eski Asya Dilleri uzmanı Mair'e göre bölgede yeni keşfedilen bu yüksek medeniyet; Eski Çağ Asyası'nın kültür ve ticaret yolu üzerindeki çok büyük bir boşluğu tam olarak doldurmuştur. Bu buluşla eskiden sanıldığı gibi, Asya halkının M. Ö. 4000 yıllarında birbirlerinden ve dünyanın diğer yerlerinden kopuk, ayrışık (izole) halklar olmadığı ortaya çıkmıştır. Yeni keşfedilmiş olan bu medeniyete ait, batıda Annau'dan (Anav, Anau) doğuda Özbekistan'a, hatta Afganistan'ın kuzeyine kadar uzanan Kara Kum gölü boyunca, düzinelerce yerleşim harabeleri bulunmuştur. Bu saha 300-400 mil uzunluğunda ve 50 mil kadar genişliğindedir. Bu insanların kim oldukları, nereden ve kendilerine ne isim verdikleri henüz bilinmemektedir. Bu nedenle arkeologlar bu medeniyete bulunduğu bölgeleri dıkkate alarak Bacteria Margiana Archaeology Complex; ismini vermişler ve kısa olarak BMAC ismini vermişlerdir"[14]      

Bugüne kadar gün yüzüne çıkan gerçeklere göre, Türkmen toprağı dünya uygarlığının en eski kaynaklarındandır. Bu ilginç medeniyeti türetenlerin ise Türkmenlerin ataları olduğunu gösteren ve gün geçtikçe artan bilimsel çalışmalar ortaya çıkmaktadır.

Sümerler

Mezopotamya
Fırat - Dicle
Asuroloji
Sümeroloji
Şehirler / İmparatorluklar
Sümer: Uruk - Ur - Eridu
Kiş - Lagaş - Nippur
Akkad İmparatorluğu: Akkad
Babil - İsin - Susa
Asur İmparatorluğu: Asur - Ninova/Nineveh
Nuzi - Nemrut
Babil İmparatorluğu: Babil - Kalde -
Elam İmparatorluğu - Amoritler
Hurriler - Mitanniler - Kassitler
Mezopotamya Kronolojisi
Sümer Kralları
Asur Kralları
Babil Kralları
Dil
Çiviyazısı
Sümer dili - Akkad dili
Elam dili - Hurri diili
Mezopotamya mitolojisi
Ziggurat
Enuma Eliş
Gılgamış - Marduk
Nibiru

Sümerler, M.Ö. 3500 - M.Ö. 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış halk.

Mezopotamya'da ortaya çıkan sayısız medeniyetin temelini Sümerler atmıştır. Ayrıca yazı ve astronomi de ilk kez Mezopotamya'da Sümerlerde ortaya çıkmıştır. Bazı araştırmacılar Sümerlerin Türklerle akraba olduğunu öne sürmüştür. Genel kanı Sümerlerin çağdaşı olan halklarla yakın etkileşimi sonucu benzerliklerin olduğu yönündedir. Yani belirli bir halk ile bilimsel bir akrabalık henüz kanıtlanamamıştır.

Birbirinden bağımsız site denilen şehir devletleri halinde yaşadılar. En önemli şehirleri; Ur, Uruk,Kiş,Lagaş ve Nippur'dur. Bu şehir devletleri Ensi veya Patesi denilen rahip-krallar tarafından yönetiliyordu.Bütün mezopotamya ülkesine hakim olan krala ise "Lugal-kalma" denir.Krallar başkomutan,başyargıç ve başrahip yetkilerine sahiptirler. Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına Ziggurat denirdi. Zigguratlar yedi katlı olup toplam üç ana bölümden oluşur. İlk katlar erzak deposu,orta katlar okul ve tapınak,son katlar ise rasathane olarak kullanılmıştır. Yazının icadı serüveni bu tapınaklara dayanır. Mezopotamya'da evler ve tapınaklar taş az olduğundan kerpiç ve tuğladan yapılmıştır. Hem bu özelliğinden hem de sık sık istilalara uğradığından bu yapılar günümüze kadar ulaşmamıştır. Günümüz Uygarlığının temeli olan yazıyı (Çıvı yazısı) ilk kez Sümerler bulmuştur.(M.Ö. 3500) Tarihte İlk yazılı hukuk kuralları Sümerler tarafından oluşturulmuştur. Bu özellikleri ile Sümerlere dünyadaki ilk Hukuk devleti diyebiliriz. Otoritenin korunmak istenmesi hukuk kurallarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Lagaş Kralı Urukagine tarafından oluşturulan ilk yazılı kanunlar "fidye ve bedel" sistemine dayanıyordu. Sümerlerin en önemli edebiyat eserleri; Gılgamış Destanı, Yaradılış Destanı ve Tufan Hikayesi'dir. Sümerler Matematik ve Geometrinin temellerini atnışlardır. (Dört işlemi bulmuşlar, dairenin alanını hesaplamışlar, çarpma ve bölme cetvelleri hazırlamışlardır.) Sümerler astronomide de gelişmişlerdir. (Burçları bulmuşlar, bir ayı 30, bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır.Ayrıca güneş saatini icat etmişlerdir. Dünyada ilk kez ay yılı hesabına dayanan takvimi Sümerler bulmuşlardır. Akadlar tarafından egemenliklerine son verilmiştir.



 

Konu başlıkları

  •  
      4.1 Sümerce'de Türkçe'ye Benzeyen Kelimeler [3]
  • 1 Kökenleri 2 Tarihleri 3 Bilim 4 Dil ve Yazı 5 Toplum Yapısı 6 İcatları 7 Referanslar

Kökenleri

Mezopotamya'nın yerli halklarından değildi, sümerologların okuduğu tabletlere göre halkın bir bölümünün Orta Asya'dan diğer bir bölümünün ise Doğu'dan Dilmun denilen bir ülkeden geldiği söyleniyor. Yine de kökenleri tam bilinmemekte. Bilinen bir gerçek Sami kökenli olmadıkları. Nitekim Sümerce Hint-Avrupa ve Sami kökenli dillerle akraba değildir, gerçi bazı özellikleri Ural-Altay dillerini hatırlatsa da herhangi bir akrabalık veya köken kanıtlanamamıştır. Atatürk'ün Türk Tarih Tezi'ne göre de Sümerler M.Ö. 3500 yıllarında Orta Asya'dan göç etmiştirler. Yine de bunu destekleyecek arkeolojik veya tarihi bulgular yoktur. Yine de örneğin Eski Önasya Tarihi uzmanı Hemmel, Sümerler'i tamamiyle Türk kavmi olarak kabul etmektedir. Orta Asya'dan MÖ 4500-MÖ 5000 yıllarında gelen Türkler'in Sümerler'i oluşturduğunu ileri sürer. Sümerce'deki 350 kelimenin Türkçe olduğu savunur.

Rus arkeolosijinin atası arkeolog Nikolsky şunları söyler: "Sümerlerin ana vatanı Aşkabad kentinin yakınındadır. Bu ülkenin kurganlarından arkeologlar taş, gümüş ve kilden yapılmış eşyaları bulmuşlardır ki bunlar, Mezopotamya'nın güneyindeki Sümer kurganlarındakilere çok benzerler. Bütün bunlar şu düşünceye getirir ki, Sümerler büyük bir ihtimalle bu günkü Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya varmışlardır. Bu iki uygarlığın son analizi onların arasındaki birçok ortaklıkları göstermektedir. Sümerlerin baş Tanrıları olan En-Lil'in yerleştiği yer Mezopotamya'nın güneyindeki düzlükte değil, dağlarda olmuştur. Belki de Köpet Dağı'nın etekleri onların ana vatanı olmuştur" [1] [2].


Şu an Sümerce kendi başına ayrı bir dil olarak kabul edilmektedir. Sümerce ve Sümerler ile bazı topluluk, kültür ve dillerin yakınlığı genellikle tarih boyunca sürmüş olan etkileşimlerle açıklanmaktadır.

Tarihleri

Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde 18'i büyük olan yaklaşık 35 büyük şehir ve kasaba vardı. Bunlara örnek vermek gerekirse Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur zikredilebilir.

Bu dönemde her kent genellikle surlarla çevriliydi. Her kentte en az bir tapınak bulunurdu. Sümerlerde tarihin belki de ilk kral listeleri ile karşılaşılır. Fakat bu listeler genellikle tarihsel gerçeklerin ötesinde mitolojik unsurlara da sahiptirler. Örneğin kral listesine göre Tufan'dan önce Sümerlerin yaşadığı bölgede efsanevi sekiz yönetici (ve dolayısıyla kent) mevcuttu. Kral listesine göre Tufan'dan sonraki ilk Sümer hanedanları Kiş, Uruk ve Ur'dur. Ünlü Gılgamış destanının kahramanı Gılgamış kral listesine göre Uruk Hanedanı'nın krallarındandır.

Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır. Urukagina da ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Erken dönemlerde Sümerlerin ana tanrısı An'dır, fakat daha sonraki dönemlerde bu tanrı yerine Enlil Sümerlerin baş tanrısı konumuna yükselir. Enlil'in Nippur'da Ekur adında bir tapınağı vardır. Bu nedenle Nippur Sümerlerin dini başkenti sayılırdı ve burada tapınak yaptırmak veya bu tip inşaatlarda çalışmak, hizmetli olmak önemli sayılırdı.

MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken, Akkadlar yükselişe geçmiştir. Sümerler,doğudan gelen Elâmlılar tarafından M.Ö 2000 yılında yıkılmıştır.

Bilim

Yerleştiklerinde çanak-çömlek yapmayı ve madenleri işlemeyi biliyorlardı. Aşağı Mezopotamya'da Dicle ve Fırat nehirleri kıyısında Uruk, Lagaş, Eridu, Ur, Kiş gibi kent devletleri kurdular. Gelişmiş bir yapı tekniği kullanıyorlardı. Yerleştikleri kesimlerde muazzam bir sulama sistemi kurup, kanallar, barajlar ve bentlerle hem seli önleyip bataklıkları kuruttular hem de düzenli sulamaya dayalı bir tarım geliştirdiler. Tekerleği de icad eden bu toplum tarlaları öküzlerin çektiği sabanlarla sürüyorlardı.

60 rakamına dayanan seksajismal sayı sistemini kullanan Sümerler'in "sos" dedikleri bu 60'lık birim bütün zaman ve mekan hesaplarında kullanılmaktaydı ve onları bir uyum içersinde birbirine bağlıyordu. Ayı 30, yılı 360 gün olarak hesapladılar. Gece ve gündüzü 12'şer saate böldüler. Bir yılı 12 ay olarak hesapladılar. Ay ve Güneş tutulmasını hesapladılar. Aritmetik ve geometrinin temellerini attılar. Çarpma ve bölme cetvellerini buldular. Daireyi 360 dereceye böldüler.

Dil ve Yazı

İlk yazıyı M.Ö. 3200 yıllarında Sümerler buldular. İlk yazıları şekiller üzerine kurulu yani her varlık ve olay için bir şekil kullandılar. Çivi yazısı işaretleri geçmişteki bir resim yazısına dayanır. Bir kavramı ifade eden işaretlere ideogram adı verilir.

Sümerce'nin Hint-Avrupa ve Sami kökenli dillerle akraba olmadığı bilinmektedir. Dilin bazı özellikleri Ural-Altay grubu dilleriyle benzerlik gösterse de dil bu gruba dahil edilemez. Her ne kadar Sümer halkı iktidarı daha sonraları başka halklara bıraksa da, her zaman en yaygın konuşulan dillerden olmuştur. Özellikle dini kayıtlarda büyük bir öneme sahip olmuştur.

Sümerce'de Türkçe'ye Benzeyen Kelimeler [3]


Sümerce Türkçe

adda
ata

alım
alımlı

bab
baba (Farsçadan geçmiş olabilir) Nişanyan

bal (Akad dilinde paltu) Nişanyan
balta

bar
parlamak

bu
bulak (kaynak, pınar, halk ağzında)

bugin (göl)
büğet (gölet, halk ağzında)

bur
bardak

buy, bun
boyun

dagal (geniş olmak)
dağılmak

de
demek

dim (dik duran)
dimdik

dingir
tengri (tanrı, Eski Türkçe)

duru
durmak

e
ev, eb (eski Türkçe)

egı
ece (kraliçe)

es
esmek

gig
yig (hasta, Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]

gim?, kim?
kim?

gisku
şişko

güles (gülen adam)
güleç

ılu
ulumak

ib
ip

ir (erkek)
er

kıya
kıyı

ku (gümüş)
kuyumcu (değerli metallerden ve taşlardar süs eşyası yapan kişi) TDK TDK

kup (gitmek)
kopmak (koşup gitmek)

kusu
koşmak

tam
tan (güneş doğmadan önceki alaca karanlık)

ud (gün, zaman)
ıd, öd (zaman, Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]

udun (ateş)
od, ot (ateş, Eski Türkçe), odun

ug, uku (halk)
ugus (kavim, Eski Türkçe) [kaynak belirtilmeli]

ulu
ulu (muhteşem, yüce)

us
us (akıl, Eski Türkçe)

Not: Liste Ergun Candan'ın Türklerin Kültür Kökenleri adlı kitabından alınmıştır (Sayfa 554, ISBN 975-8312-11-1). Listeyi tehid ettirmek için TDK sözlüğüne ve Sevan Nişanyan etimolojik sözlüğüne başvurulmuştur.

Toplum Yapısı

Devlet kentlerden oluşmuştu ve her kent surlarla çevrili idi. Kent içinde yüksek bir tepeye yapılan tapınak bulunurdu ki bu sosyal yaşamın merkezini oluşturmaktaydı.

Başlangıçta Anaerkil bir toplum yapısına sahiptiler. İşbölümünün derinleşmişti;1. sınıfı din adamları ve askerler 2. sınıfı halk 3. sınıfı ise kölelerin oluşturduğu bir sınıflama yapıldı. Sürekli savaşlar sonucunda köle edinilmesiyle sağlandı buda halktan her insan'ın kolayca köle edinebilmesini sağladı. M.Ö. 3000-2500 yıllarında yüksek ruhbanlardan oluşan egemen sınıfları dinsel yapıya sahip kent devletlerinin yöneticileri olarak ortaya çıktılar. Bu kral-rahipler dinsel ve siyasal işleri yürütürlerdi. Bir kentin baş rahip aynı zamanda o kentin başkanıydı.

Hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı ve insan görünümündeydiler, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı.Tanrılar, insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara, kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilirdi.

Sümer mitolojisinin en önemlilerinden biri Gılgamış Destanı'nda da adları geçen tanrılardan başlıcaları şunlardır:

Anu veya An: Gök tanrısı, önceleri baş tanrıyken sonra yerini hava tanrısı Enlil almıştır.

Enlil: Hava tanrısı, tanrıların babası, tapınağı Ekur Nippur kentindeydi.

Enki: Bilgelik tanrısı

Nimmah (Ninhursag): Ulu hanım, ana-tanrıça

Nanna (Sin): Ay tanrısı

Utu (Şamaş): Güneş tanrısı, ay tanrısı Nanna'nın oğlu.

İnanna (İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçası

İlk defa Akadlar tarafından içten çökertildi ve bundan sonra bir daha eski haline gelemedi; M.Ö. 2000'li yıllardan sonra uygarlıkları bağımsız kimlikleriyle yaşayamadı. Ardından gelen Akad ve Babil uygarlıkları çoğunlukla Sümerler'in izlerini taşıdılar. Kendilerine özgü dilleri ve çivi yazıları uzun süre yaşadı. Sümer inanışları ve mitolojisi de Fenike - Yunan - Roma bağlantısıyla günümüze dek ulaştı. Şu an Dünyamızda kullanılan İncil, Tevrat ve Kur'an da da Sümer inanış ve felsefesinin izlerine rastlandığını iddia edenler vardır (bkz.Muazzez İlmiye Çığ).

Mısır Gezelim

Nil Vadisi... Binlerce yıldan bu yana durmaksızın akıp giden, yalayıp geçtiği kıyılarda ayrıcalıklı bir medeniyeti, dünya tarihinin en uzun süreli krallığını doğuran Nil nehri...

 

Tarihin babası Herodot'un da vurguladığı gibi "Nil olmasaydı Mısır da olmazdı" özdeyişinden yola çıkıp, Nil'in koyu mavi suları üzerinde seyrederek bu gizemli ülkenin "tanrılar, firavunlar ve mezarlar" üçgeninde odaklanan eşsiz tarihi içinde kayboluyoruz.

Dünyanın en büyük başkentleri arasında yer alan, Afrika anakarasının kuzeydeki en büyük kapısı, 16 milyon nüfuslu Kahire'nin merkezindeki Kasr El Nil caddesindeyiz. Karınca misali bir insan kalabalığı: Arap'ı, fellahı, levanteni, Nübyalısı, Ermeni'si ve yedi milletten insanıyla eşsiz bir mozaik oluşturan, sokaklarında kebap kokularının, hacı yağı türünden esans kokularına karıştığı, klaksonlarını çala çala giden  siyahbeyaz renkli taksilerin kimi zaman kırmızı trafik lambalarını takmadan geçtikleri başkent El Kahira.

Beş bin yıllık tanıklar

Champs Elysee adlı modern büyük bir mağazanın önündeki kaldırıma çömelmiş türbanlı, uzun entarili fellahların tamamladığı akıl almaz ve de matrak kontrastlardan birinin önünden geçerek, kentin en büyük meydanı sayılan, bir ucunda Amerikan Üniversitesi, bir ucunda da dünyaca ünlü Kahire Müzesi'nin yer aldığı El Tahrir meydanına geliyoruz. Bizim Beyoğlu örneği, 19. yüzyılın sonlarında, bilhassa İngilizler tarafından dikilmiş, damlarında Coca Cola, Marlboro türünden Arapça reklam panolarının yer aldığı birbirinden görkemli, "artnouveau" bezemeli binaların önünden geçerek, Kahire Müzesi'nin devasa kapısından içeriye süzülüyor, adeta bir zaman tünelinin içinde kayboluyoruz. Beş bin yıllık derin bir tarihin eşsizliğinin tanıklığını yapan, birbirinden zengin buluntuların sergilendigi vitrinlerin arasındayız.

Günümüzden 3 bin 300 yıl kadar önce yaşamış genç kral Tutankhamon'un iç çamaşırlarından, dört bin yıl öncesinin buğday, nohut tanelerine; Musa'nın önderliğinde Mısır'dan kaçan İbranileri kılıçtan geçirmeye kalkışan kral Merenptah'ın mumyasından, keçi kılından yapılmış perukalara; üzerleri kıymetli taşlarla bezenmiş som altın takılardan, yüzyıllar önce Nil kıyılarında yaşamış çocukların oyuncaklarına kadar binlerce arkeolojik malzemenin sergilendiği bu müze, dünyanın dört bir köşesinden gelen ziyaretçilerin başını döndürüyor.

Keops, Kefren, Mikerinos

Bitmez tükenmez heyecan ve şaşkınlık arasında gidip gelen gözlemlerimizin ardından, Kahire'nin banliyösünde, Libya çölünün başlarında yer alan ve antik tarihin yedi harikasından biri olarak bilinen; ancak, bu harikaların arasında tek sağlam kalmış Giza platosundaki piramitlerin yolunu tutuyoruz. Kilometrelerce ötede, çöl kumlarının kaldırdığı toz bulutu içinden bir dağ gibi yükselen Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri üçlüsü, insanlık tarihinin bu eşsiz medeniyetinden de öncelere uzanan bir inanış, bir kültür, bir yaşam simgesini çağrıştırıyor.

 

Beş bin yıldan fazla bir zaman önce firavunlar tarafından mezar olarak kullanılmış bu piramitlerin en eskisi, Giza'nın 22 kilometre kadar güneyinde kalan Sakkara çölünde yükseliyor. Dereceli veya basamaklı piramit adı verilen bu ilk piramit, ilk firavunlardan kral Zoser'in ünlü mimar ve hekimbaşı Imhotep tarafından inşa edilmiş.

Akşam yaklaşıyor... Büyük yaratıcı Ra'yı simgeleyen güneş, uçsuz bucaksız Kahire metropolü üzerinde son ışıklarını gezindiriyor. Kentin doğusundaki Kalaa tepesinde yükselen Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camii, mermerden yapılmış duvarlarında, batan güneşin ışıklarını tüm güzelliğiyle yansıtmaya başlıyor.

 

Tapınak kompleksi Luksor

Kahire'den sonra, logosunda şahin başlı tanrı Horüs'ün sembolünü taşıyan Mısır Hava Yolları'nın uçağıyla 700 kilometre kadar güneydeki, Mısır'ın en önemli turizm merkezi sayılan, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tapınak kompleksinin yer aldığı Luksor'a geliyoruz.

 

Tanrılar, mezarlar ve firavunlar üçgeninin merkezi olarak da bilinen Luksor'un antik çağlardaki adı Teb. Eski Mısır başkentleri arasında en uzun ömürlüsü olarak bilinen Teb'in doğu yakası, bir zamanlar yaşam tapınaklarının, sarayların, konutların, alışveriş merkezinin bulunduğu, kısaca yaşamın var olduğu yer olarak işlev görmüş.

"Karanlıklar alemi" olarak nitelendirilen batı yakası ise ölüm tapınaklarının yer aldığı, mumyaların hazırlandığı, mezarların bulunduğu yer olarak önemsenmiş.

İnsan, kilometrelerce kare içinde uzanıp giden tanrılar tanrısı Amon'un tapınağı Karnak'ta dolaşırken, kendisini bir sütunlar ormanının içinde buluyor. Amon'un sevgili eşi Tanrıça Mut için yapılmış Luksor tapınağı ise, Karnak tapınağının bir uydusu görünümünde.

 

Nil'in batı yakasındaki, Krallar ve Kraliçeler vadilerinde, antik Mısır'ın altın dönemi olarak bilinen Yeni imparatorluk Devri'nin ünlü kral, kraliçe ve çocuklarının yeraltı mezarları yer alıyor. Bunlar arasında Ramses'ler, Tutmosis'ler, Amenofis'ler gibi ünlü sülale isimleri var.

Ancak bu mezarlar arasında bir tanesi var ki, dünya arkeoloji tarihinin en muhteşem buluntusu olarak tanımlanan kral Tutankhamon'un mezarı. Gece Karnak tapınağında yapılan ses ve ışık gösterisinden sonra, bir fayton üzerinde gerçekleşen Luksor "by-night" turu da insana apayrı bir keyif veriyor.

Kıyı kıyı Nil'de seyir

Nil üzerinde başlayan gemi turumuz, bizi Luksor'dan sonraki ikinci durak Edfu'ya getiriyor.

 

Burada "firavunlar Mısırı"nın son döneminde, Mısır-Yunan karışımı krallar tarafından yaptırılmış şahin başlı tanrı Horüs'ün tapınağı yükseliyor. Duvarlarında dizili binlerce hiyeroglif, geçmişin derinliklerine gömülmüş bu muhteşem medeniyetin tarihini dile getiriyor.

Edfu'dan sonraki durağımız, günbatımında ulaştığımız Komombo.

Burada da gene Nil kıyısında yükselen, timsah tanrı Sobek'in tapınağı yer alıyor. Tapınak duvarlarından birinin köşesinde, tarihin ilk doğum sahnelerinden biri resmedilmiş. Hemen yanında da eski Mısırlı cerrahların kullanmış oldukları bisturi, makas türünden tıbbi aletlerin resimleri var.

 

Dostluk kapısı Assuan

Nil üzerindeki yolculuğumuzun üçüncü gecesinde, Mısır ile Sudan arasında yer alan ve iki ülke arasında yüzyıllardan beri süregelen dostluğun nüvesini oluşturan Nübya bölgesinin merkezi Assuan'a geliyoruz.

 

Nüfusunun büyük çoğunluğu çikolata renkli insanlardan meydana gelen bu kent, siyahi Afrika'nın kuzeydeki en önemli kapısını oluşturuyor. Işıl ışıl aydınlık Assuan'ın "suk" adı verilen çarşı pazarları, gündüzleri olduğu gibi geceleri de rengarenk.

Bilhassa baharat satan dükkanlar eskilere dayanan büyük bir ticaret geleneğini sürdürmeye devam ediyor.

Kimyon, zencefil, safran, köri, vanilya ve Mısır'a gidip de tadına bakmadan dönülmeyecek olan Nübya'nın ünlü içeceği karkade. Hibisküs familyasından bir ağaççığın kurutulmuş çiçeklerinin kaynatılmasıyla yapılan bu iç ferahlatıcı içecek sıcak veya soğuk olarak içilebiliyor.

 

Ertesi gün, Assuan'ın güneyindeki, Cemal Abdel Nasır'ın yaptırmış olduğu, dünyanın en büyük barajları arasında yer alan Saad El Ali'yi,  güzel tanrıça İsis'in küçük bir adacık üzerinde yükselen tapınağını ve granit ocaklarında yatan

42 metre uzunluğundaki bitirilmemiş dikilitaşı gördükten sonra, öğleden sonra "feluka" adı verilen, Nil'in ünlü beyaz yelkenlilerinden biriyle nehir üzerinde keyifle seyrediyoruz. Yaşamımızdaki unutamayacağımız anılar içinde yer alacak enstantanelerden biri bu.

Büyük proje

Dönüş yolculuğuna başlamadan önce son olarak, insanoğlunun gerçekleştirmiş olduğu en büyük projelerden birini yakından görebilmek için, uçakla Assuan'ın 350 km. güneyinde yer alan, dünyanın ikinci büyük yapay gölü Bahr El Nasır'ın kıyısında dikili, kral II. Ramses'in yaptırmış olduğu Abu Simbel tapınağını geziyoruz.

 

Koskoca bir dağın içi kazılarak yapılmış "speos" (mağara) tipi bir tapınak bu. Tapınağın duvarlarındaki kompozisyonlarda yer alan yüzler bize hiç de yabancı değil. Atalarımız Hititler'in Mısırlılar'a karşı yaptıkları ünlü Kadeş Savaşı'nı anlatıyor duvarlardaki bu yontu-resimler, aynı bir çizgi-romanda olduğu gibi...

Abu Simbel'deki unutulmaz gezimizden sonra, Kahire'nin yolunu tutuyoruz.. Aşağıda, büyük bir yılan gibi uzanıp giden masmavi bir çizgi. Onun iki yanında yemyeşil iki bant ve o bantlardan sonra uzayıp giden sapsarı sonsuz bir görüntü: Doğuda, Kızıldeniz'in öbür yakasındaki Arabistan yarımadasında devamını getiren Arap Çölü; batıda da dünyanın en büyük çölü Büyük Sahra'yla kucaklaşan Libya Çölü...

Evet, ömür boyu unutamayacağımız bir seyahatten dönüyoruz. Fransa, İtalya, Amerika, Uzakdoğu, bir yana, Mısır bir yana... İnsanlık ve dinler tarihinin en önemli beşiklerinden birini oluşturan bu kutsal topraklara, Boeing'in penceresinden son bir kez bakarken, yarınlarda buralara yeniden gelebilme hayallerini kurmaya başlıyoruz.

ESKİ MISIR TARİHİ

Yontmataş devrinde Mısır, tropikal bir iklimin etkisindeydi ve bu iklime uygun bitki örtüsüyle kaplıydı. Konutlar henüz vadinin üstündeydi, başlıca etkinliklerini ise, avcılık ve balıkçılık oluşturuyordu. Yontmataş devri sonunda, bütün Afrikada bir kaya sanatı gelişti, Yukarı Mısırdaki kayalar ve mağara duvarları, hayvan resimleri, av sahneleri ve gemicilikle ilgili çeşitli görüntülerle süslendi.
Cilalıtaş devri başlarında, Nil vadisinin coğrafi oluşumu tamamlandı ve yavaş yavaş tahıl tarımı, keten ekimi ve dokumacılığı, hasır işçiliği ve çömlekçilik gelişmeye başladı. Köylerin eski görünümleri değişti, sazdan kulübelerin yerini kerpiçten evler aldı. 4000 yılına doğru benimsenen teknikler giderek yetkinleştirildi, bunun yanı sıra fildişi işçiliği ortaya çıktı, küçük heykellerin yapımına girişildi. Bu dönemde kuzey kültürüyle güney kültürü arasındaki fark giderek iyice belirginleşti. İki uygarlık merkezi birbirine koşut olarak düzenlendi: Kuzeyde başına kırmızı bir taç giyen ve Osiris tarafından korunan kral, batı ve doğu eyaletlerini yönetiyordu; güneyde bulunan bir başka kral da başına beyaz bir taç takıyor ve tanrı Sethi tarafından korunduğunu düşünüyordu; güney eyaletlerinin egemenliğiyse onun elinde bulunuyordu.
Eski Mısır yaklaşık üç bin yıl varlığını sürdürdükten sonra, İ.S. 395te Bizans egemenliği altına girerek Hıristiyanlığı yada Kıptiliği benimsedi ama Hıristiyanlar ve Araplar, bu son derece gelişmiş uygarlığın izlerini silemediler. İ.S.VI. yyda imparator İustinianos, Philaideki İsis Tapınağını (Hıristiyan mısırdaki son pagan merkezi) kapattırınca, dünyanın en eski uyarlığı sayılan bu uygarlığın üstüne bütün kapılar kapanmış oldu.
Daha sonra Fransız Jean-François Champollionun hiyeroglif yazılarını incelemesi ve dolayısıyla o tarihe kadar karanlıkta kalmış birçok soruya ışık tutması sonucunda Eski Mısır uygarlığıyla ilgili pek çok şey öğrenildi.
XIX. yya kadar, Mısır tarihi Eski Yunan yazarlarının, özellikle de Herodotos, Sicilyalı Diodoros ve Stranbonun yazdıklarından öğreniliyordu; ayrıca Mısırlı rahip Manethonun Aigyptiake adlı yapıtından da yararlanılıyordu; Manethon bir Mısır tarihi yazmaya girişmiş ve Mısır firavunlarını 31 sülalede toplayarak bir firavunlar listesi yapmaya çalışmıştır. Bu bölümleme modern bilimler tarafından her zaman kullanılmıştır. Günümüzde Eski Mısır bilimi (ejiptoloji) henüz çok yeni bir bilim dalıdır, ama incelediği yazıtlar ve arkeoloji gereçleri o kadar zengin ve o kadar çeşitlidir ki, daha şimdiden Tarih öncesi dönemden Hıristiyanlık dönemine kadar Eski Mısır uygarlığının ve tarihinin ana hatları çizilebilir, en özgün yanları belirtilebilir.


ESKİ İMPARATORLUK

Piramitlerle simgelenen eski imparatorluk dönemi Eski Mısırın Altın Çağı sayılır. Bu dönemde gerçekleştirilen anıtsal yapılar...
- Üye olup tamamını bilgisayarınıza kaydedebilir, üzerinde değişiklik yapabilir, yazıcı çıktısı alabilirsiniz.

MISIR'IN GİZEMİ

Eski Mısır kültürüyle ilgili kişlerin verdiği bilgilere bakılırsa,Eski Mısır herhengi bir değişim dönemi geçirmedn,birdenbire,hazırlanıp bırakılmış duygusu vern bir uygarlıkla orataya çıkıvermiştir.Büyük şehirler,görkemli tapınaklar,çok üstün ytenek gösteren dev yapıtlar,büyük işçiliğin göze çarptığı çok üstün sokaklar,kusursuz lağım şebekeleri,kayalara oyulmuş mezarlar,akıl almaz boyutta yapılmış piramitler ve daha birçok şahser topraktan fışkırmış gibidir.Tarih öncesi pek bilinmeyen bir ülke için bu apansız ilerleme ve gelişme tam anlamıyla mucize olabilir.

Mısır'da tarıma elverişli alanlar yalnız Nil deltasında nehrin sağ ve sol yakasındaki küçük bölümlerdir.Bununla birlikte uzmanlar,Büyük Piramit'in yapıldığı günlerde 50 milyon kişinin yaşadığını ileri sürüyorlar.(Bu sayı M.Ö.3000'de bütün dünyada nüfusun 30 milyon olduğunu ileri süren görüşle büyük bir çelişkiye düşüyor.

Böylesine büyük tahminlerde birkaç milyon az olmuş çok olmuş fark etmez,ancak bütün bu insanların doyurulması gerektiği unutulmamalıdır.Çünkü bu eski Mısır'da yalnız yapı işçileri,taş işçileri,mühendisler,denizciler değil,yüz binlerce köle,iyi örgütlenmiş bir ordu,el üstünde tutulan bir rahipler sınıfı,sayısız tüccar,çiftçi ve memur vardı.Üstelik ülkenin geliriyle bolluk içinde yaşayan bir de firavun sarayı bulunuyordu.Bütün bu saydığımız bu insanlar,Nil deltasının kısıtlı tarım ürünleriyle yaşayabilirler miydi?

Piramitlerin yapılmasını açıklayan bilgilerde,taş bloklar üstünde yuvarlanarak taşındığı söylenir.

Ancak o çağlarda (Tıpkı bugün olduğu gibi)güçlükle yetişen birkaç ağacı özellikle palmiyeleri,kesip kütük yapmalarına inanmak zordur.

Mısırlılar kaya mezarlarını nasıl oymuşlardı?Galerileri ve mezarları oymak için ne araçları vardı?Mezar duvarları pürüzsüzdü ve çok güzel kabartmalarla süslenmişti.Kayalık toprakta,mezar odasına kadar,büyük ustalıkla kazınmış sütunlar ve çok ilerlemiş bir taş işçiliği gerektiren merdivenler vardı.

Keops Piramitinin yüksekliğinin bir milyarla çarpımının güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı vermesi bir rastlantı mıdır?(93 milyon mil)Piramitin önünden geçen meridyenin karaları ve denizleri iki eşit parçaya bölmesi rastlantı mıdır?Taban alanının,yüksekliğinin iki katına bölünmesinin Pi=3,14159 sayısını vermesi bir rastlantı mıdır?Piramitin kurulduğu kayalık alanların büyük bir özen ve doğrulukla düzeltilmesi bir rastlantı mıdır?

Çalışkan işçilerin olağanüstü bir çabayla günde on parçayı üst üste koyduklarını kabul edersek,piramitteki iki buçuk milyon taşın 250.000 günde yani 664 yılda yerine yerleştirildiği ortaya Oysa piramitlerin 20-30 yılda tamamlandığı ortaya çıkar

En ilginci mısırlıların taş bloklarının ve resimlerin hemen hepsinde uçan dire resimleri,astronota benzer insan figürleri neyi anlatıyor?

SINIRÖTESİNİN
YORUMU

Yıllardır ilginçliği ile dikkati çeken Mısır halen bir araştırma konusudur.Sırrını kimse çözemedi.Ama en önemli varsayım,bunları uzaylıların gerçekleştirdiği.Resimlerde uçan daire ve astronot figürleri bulunan resimlerle,bugünün bile gerçekleştiremediği teknoloji ile yapılanlar bir araştırma konusudur.Yoksa çok ileri bir düzeyde bir uygarlık vardı.Birden kayıp şehir anlantis gibi ortadan kayboldular.Yorum sizin.

BATIK KITA MU

BATIK KITA MU' NUN SAKİNLERİ ANTAKYA'NIN
  İLK ZİYARETÇİLERİ MİYDİLER ?  
        Tarih, geçmişin olaylarını eldeki kaynak sayılan malzeme ve dokümanları kronolojik sırayla tutarlılıkla irdeleyerek inceleyen, neticelerini, neden ve niçin leri ile ortaya koymaya, açıklamaya çalışan bilim dalıdır. Tarihçi, topladığı bilgi ve belgeleri eksik dahi olsalar bir puzzle ın parçaları gibi akıl yürütme yolu ile birleştiren, yeniden kurgulayan kişidir. Bütün bu çalışmaları yaparken, arkeoloji, bibliyoğrafya, kronoloji, paleografi, mühürbilim, yazıtbilim, soybilim, antropoloji, sosyoloji ve ekonomiden faydalanır.
 
         19. yüzyılda gerçekleşen bilimsel, belgesel tarihçilik devrimine rağmen, bir tarihçi ne kadar titiz olursa olsun içinde yaşadığı toplumun parçasıdır. Bu da geçmişi algılayışını belirleyen belki de en önemli faktördür. Bilgi ve belgeleri seçmesinde, konuyu tanımlamasında, vardığı neticede hep parçası olduğu toplumun izlerini ÖZ BENİN de taşır, taşıyabilir. Belki de bu, tarihi TEK YORUM, TEK SENTEZ dayatmacılığından koruyan ve tarihçileri doğruyu bulmaya yönelten bilimsel evrensel bir emniyet sübabıdır. Hangi konumda olursa olsun İNSANIN / İNSANLARIN doğup büyüdüğü, geçmişten geleceğe bağlandıkları topraklarının, belki de şuuraltındaki meşru müdafaalarıdır. Bu bakımdan tarihçi bütün teknolojik gelişmelere rağmen SÜBJEKTİFTİR. Bu yazının sahibi tarihçi, antropolog, arkeolog değildir. BİR İNSAN olarak önce kendi ÖZ BENİni geliştirmek arzusu ile okumaya, öğrenmeye önem vermektedir.
 
         Burada anlatılanların hayal mahsulü olduğunu düşünenler olabilir. Yazının sonuna konacak kaynakçalara bakıldığında, OKUYUCU  merak eder kaynaklara başvurur, olayları kendince irdelerse hayal ile gerçeğin ne kadar  ince bir çizgide seyrettiğini hissedecektir. Daha da önemlisi  ATATÜRK'Ü, ONUN BİTTİ DENİLEN BİR İMPARATORLUKtan NASIL BİR HALK, BİR MİLLET YARATTIĞINI  yalnız ASKERİ DEHASI ile değil, aslında bir an denebilecek zaman aralıklarında GELECEK için, BİZLER için araştırıp sentezlediği belgelerde, ANITKABİR'de bulabilecektir. Tabiidir ki  nihai yorum ve sentez her bir  okuyucunun  BENİNde kendince özümsenecek, şekillenecektir.
 
 
        Dünyaya gözümüzü açtığımız andan kısa bir süre sonra algılamaya başladığımız ilk seslerle birlikte, hani kendimizi en güvende hissettiğimizde uyumaya çalışırken anlatılan geçmiş zaman hikayeleri var ya... Bir zamanlar Pasifik Okyanusunda, Amerika ile Asya arasında, merkezi ekvatorun biraz güneyinde MU ülkesi denen bir kıtanın varlığından bahseder kitaplar. Ama bu bir geçmiş zaman hikayesi değildir. Bu, İNSAN denilen üstün varlığın yeryüzünde gelişerek devam edecek sonu bilinmez hikayesinin başladığı yerdir!

Kayıp Kıta MU

Kayıp Kıta MU-1

60 milyon nüfuslu Mu kıtasının batışı

Vallahi size nasıl diyeyim, bu da bir çeşit Atlantis işte... Şu farkla ki, bu Mu dünyanın öbür ucunda, yani Atlantik Okyanusu'nda değil de, Pasifik Okyanusu'nda! Bir batık kıta... Kıta boyutlarında kocaman bir ada... Bir ucundan bir ucuna dokuz bin kilometre!.. Çağlar öncesi sulara gömülmüş

Mu kıtasının varlığını ilk ortaya atan, James Churchward adında bir İngiliz araştırmacıdır. Konu da taa 1868 yılına dayanıyor, yani İngiltere'de Kraliçe Victoria, bizde de Sultan Abdülaziz devri.

Bu adam Hindistan'da albaymış, İngiliz sömürge ordusunda. Böyle konulara da bencileyin pek meraklı. Günün birinde, bir Budist rahibiyle tanışıyor. Hoş beşten sonra rahip ona, 'yabancı, seni pek sevdim, büyük bir sır vereceğim' diyor ve bir tapınağın gizli mahzenlerinde bulunan taş tabletlerden, bu tabletlerin üzerindeki garip yazılardan söz ediyor, getirip gösteriyor, üstelik okumasını da öğretiyor!

Gel de, kral Asurbanipal'i hatırlama! O da kazılar sonucu Ninova sarayının kitaplığında bulunan kil tabletlerde şöyle diyordu: 'Ben o kadar bilgili bir adamım ki, tufan öncesinden kalma tuhaf yazıları bile okuyabilirim!'

İyi de, nerede o yazılar?

Churchward 'bende' diyor. Rahibin Churchward'a gösterdiği taş tabletlerde de, bir görüşe göre yirmi beş bin yıl, başka bir yoruma göre on iki bin yıl kadar önce sulara gömülmüş büyük bir kıtadan ve büyük bir uygarlıktan söz ediliyormuş. Adı, Mu...

Albay Churchward o kadar seviniyor ve heyecanlanıyor ki, oturup bir kitap yazmaya koyuluyor: Atlantis orada değil, burada! Gerçek cennet bahçesini buldum, insanlığın kökünü keşfettim!

Benim bilebildiğim kadarıyla üç kitabı var, bunlar da dilimize çevirildi üstelik: 'Kayıp Kıta Mu', 'Batık Kıta Mu'nun Çocukları', ve de 'Mu'nun Kutsal Simgeleri'. Asıllarını söylersek, The Lost Continent of Mu, The Children of Mu, bir de The Sacred Symbols of Mu.

İlginç.

İlginç olmasına ilginç de, bazı tuhaflıklar da yok değil olayda.

DİLLERİ VAR BİZİM DİLE...

Yahu biz aslında bu kıtanın adını duymuştuk, fakat azıcık daha değişikti, 'Lemuria' şeklinde... Hatta bu isim de, oralarda yaşayan özel bir maymunun adından kinaye değil miydi?

Jeoloji bilimi 'olabilir' diyor, öyle birkaç bin yıl değil de birkaç milyon yıl önce, bütün bu adalar birbirlerine bitişik bulunmuş, sonra Wegener'in 'kıta kaymaları' teorisine uygun şekilde kayarak birbirlerinden uzaklaşmış olabilirler, ya da aralarına su yürümüş de tepeler adalara dönüşmüş olabilir... O maymun türü de Malezya, Burma, Hindistan üzerinden batıya ilerlemiş olabilir, mümkündür...

Fakat bu kadar eski çağlarda ileri bir uygarlık? Orada hele bir dur da soluklan.

Albay Churchward, hiçbir eserinde kendisine bu sırrı veren rahibin adını açıklamıyor, çok ketum davranıyor. Neden? Bir tek kitabının sonsözünde 'Şiri rahibi' demiş ama bu bir isim değil, bir sıfat.

Okudum dediği ve kitaplarında bazı örneklerini de verdiği Mu yazıtlarında da (ki bunlara 'Naacaal' tabletleri ve diline de 'Naga' tabir ediyor, Naacaal diye de Mu'nun gezgin dinadamlarına denirmiş), yazı mazı yok, en azından alfabetik yazı yok, hiyeroglife de benzemiyor bunlar, yalnızca birtakım şekiller.

Şekiller de birtakım 'harcıalem' şekiller, hemen her uygarlıkta karşımıza çıkacak çember, dikdörtgen, ortası delikli kare, suyu hatırlatır dalgalı çizgiler, spiral, falan filan.

Üstelik albay bu çözdüğünü ileri sürdüğü dilin özelliklerini belirtmemiş, bir 'morfolojisini', sentaksını gramerini falan çıkarmamış, Mısır hiyerogliflerini çözen Champollion gibi bir çalışma yapmamış, yapmış olsa bile hiç anlatmıyor.

Lakin, eski Mısır uygarlığında 'Ankh' okunan kulplu haçın gövdesi, Hazret-i İsa'nın gerildiği çarmıhın da simgesi olduğu söylenen, sonraları 'Tau' harfine dönüşecek T de var bu şekiller arasında, bildiğimiz ıstavrozun ilk şekli...

Daha da ilginci, kanguru var, kanguru! Yalnızca ve yalnızca Avustralya'da yaşayan bu sevimli hayvancığı, Hintliler ve tabletleri asıl çaldıkları ülke olduğu söylenen Burma'nın yerli halkı nereden bilebilir, arada eskiden bir 'kara köprüsü' bulunmasa?

Demek ki bulanık ve kuşkulu da olsa bir duman tütüyor, öyleyse ateş de olabilir yani...

Hadi size bir bilmece de benden: 'Ti', Sumer dilinde kalay demek. 'Ti-an-a-ku' da, kalay çıkarılan yer anlamına geliyor... Fakat dünyanın öbür ucunda, And Dağları'nın tepesinde bulunan ve İnka uygarlığından çok çok daha eskilere dayandığı bilinen şehir kalıntısının adı da, oranın dilinde, Tiahuanaco! Ve de kalay madenleriyle meşhur.

Arada bir şekilde bir bağlantı olmasa, binlerce yıl önce aynı cümle Saddam Hüseyin'in memleketiyle General Pinochet'nin memleketinde nasıl olur da aynı anlama gelebilir? Çık bakalım içinden.

KO'NUN BACISI MO

Daha sonra bizim albay büsbütün tozutuyor.

Bu Mu kıtası tektanrılı bir dine inanırmış ve günümüzün bütün dinleri de oradan çıkmışlar. Bir de 'reenkarnasyona' yani yeniden doğuşa inanıyorlarmış tabii, o olmazsa hiç tadı kalmaz.

Nüfusu toplam 64 milyon kişiymiş.

Bu Mu kıtasının hükümdarı, Ra-Mu adında bir zatmış.

(Awaramuu, nıı nınınım... Al sana bu da Hintçe. Raj Kapoor söylüyordu.)

Eski Mısır'a 'gönderme' mi yapıyor, belli değil. Üstelik Ra, birçok yarı aydın yarı cahilin sandığı gibi, Mısır'ın en önemli, en büyük tanrısı değil ki! Acaba albay, on dokuzuncu yüzyılın bu konulara meraklı ortalama okuyucusunu mu gıdıklamaya çalışıyor?

Buranın bir de prensi varmış, adı Ko.

Bunun bir de kızkardeşi varmış, prenses, adı Mo. Bir de küçük erkek kardeşleri var, adı Ka.

Gel de gülme... Albay bizimle kafa mı buluyor? Acaba bunlar çocukça palavralar mı, yoksa hemen bütün Uzakdoğu dillerinin, bu arada elbette Çince'nin de atası olan 'tek heceli' özel bir dille mi karşı karşıyayız?

Hani tıpkı, Arapça ve İbranice'nin ortak atası olan eski Sami kavminin dili Akadça gibi?

Peki, bu tabletlerde gözlenen bazı işaretlerin, hem Pakistan'da İndüs vadisinde kullanılmış (ve henüz okunamamış) yazıyla hem de okyanusun taa öbür ucunda, hani şu garip heykelleriyle ünlü Paskalya adasında bulunmuş tabletlerdeki gene henüz okunamayan yazıyla benzerlik göstermeleri rastlantı olabilir mi?

Elbette 'swastika' da var, Hitler'in sahip çıktığı eski Hint simgesi, gamalı haç...

İyi ama bu prensler prensesler krallar falan, biraz fazla 'bizim bildiğimiz ortaçağ' kokmuyor mu? Yani koskoca Mu uygarlığı daha başka türlü yönetilmek gerekmez miydi, demokrasi falan yok muydu hiç? Yoksa, yeniyetmelere yönelik 'ışın kılıcı kullanarak uçan şövalyeler' falan gibi, bilimkurgu edebiyatının bir alt türünü teşkil eden bir 'heroic space fantasy' ürünüyle mi karşı karşıyayız?

MAYALARIN ATASI BİLE MU UYGARLIĞI ÇIKIYOR

BEN çözemedim: Albay büyük ve önemli bir gerçeğe ulaşmış da bize gıdım gıdım mı anlatıyor, yoksa sezgiyle birtakım ipuçları yakalamış da bunların üzerine çokça 'uçmuş' mu? İşte burada gerçek bir arkeolog, albayın da yakın arkadaşı olan William Niven devreye giriyor. Ama doğudan değil uzak batıdan, taa Meksika'dan. Niven, benzer birtakım tabletleri Meksika'da bulmuş! Hem bunlarda, hem de Maya uygarlığından sömürgeci İspanyol vahşetine rağmen günümüze kalabilmiş çok az sayıda elyazmasında (ünlü Codex Troano ve Codex Cortesianus), bir Mu kıtasından, bir Mu uygarlığından sözedildiğini görüyoruz. Ünlü maya tapınağı Uxmal'ın da bu Mu anısına yapılmış olduğu ileri sürülüyor. Yani, Maya'nın da atası Mu çıkıyor. Üstelik, bu mitologyada iki erkek kardeş dövüşüyorlar, kötü adam Ka, esas çocuk Ko'yu öldürüp parçalıyor, kızkardeşleri Mo da bu parçaları toplayıp biraraya getiriyor ve canlandırıyor... Bu, eski Mısır'ın bildiğimiz İsis-Osiris ve Seth efsanesi yahu! (Masonlara sorun, size bütün ayrıntılarıyla anlatsınlar, onlar iyi bilirler bu öyküyü... Efsanede Ko'nun penisiyle ilgili gelişmeler de vardır ama localarda çömezlere öğretilir mi bilemem! Sonuçta İsis, Osiris'in şeyinden Horus'u doğurur...) Mısır'a ilk gidip yerleşenler de, yıkımdan kurtulan Mu halkıymış, biz Atlantisliler diye duymuştuk.

Kayıp kıta Mu hakkında bu söylenenler doğru olabilir mi? Eh, akla yakın. Gerçekten de, haritaya şöyle bir bakın, orada birçok irili ada (Japonya, Hawaii, Filipinler, Java, Sumatra, Borneo, Papua-Yeni Gine falan, hatta Avustralya), binlerce ve binlerce de ufaklı ada... Sanki bunlar eskiden bir bütünmüş de, 'aralarını su basmış' gibi durmuyorlar mı? Eee, acaba bunlar da, Anadolu'da hemen her gölün dibinde göründüğü sanılan birtakım kalıntılar gibi 'söylence' unsurları mı? Yani 'eskiden burada bir köy varmış, halkı çok günah işlemiş, Cenab-ı Allah da onları çarpmış, hepsini sulara gömmüş, bak bak, gölün dibinde caminin minaresini göreceksin' düzeyinde saftirik bir palavra mı? Yoksa bunun 'bilimsel' bir dayanağı olabilir mi? Peki bu kıtada ille de bir uygarlık olmuş olması mı gerekiyor? Bizimkinden daha ileri bir uygarlık, ha? Ay gene uzaylılar falan mı karışacak yoksa işin içine? Önce bir bakalım kim keşfetmiş, ya da kim yumurtlamış bu Mu meselesini...

YARIN:ATATÜRK, 1930'LARDA DAHA KİMSENİN MU'DAN HABERİ YOKKEN AZTEK VE MAYA DİLİNDE KİTAP GETİRTİP TERCÜME ETTİRDİ